Category Archives: Genel

Ceza infaz indiriminde son durum ne? CEZA AVUKATI ZEKİ BULGAN-AĞIR CEZA AVUKATI- BAKIRKÖY AĞIR CEZA AVUKATI- TAVSİYE EDİLEN CEZA AVUKATI ZEKİ BULGAN-İSTANBUL CEZA AVUKATI ZEKİ BULGAN-İSTANBUL AĞIR CEZA AVUKATI ZEKİ BULGAN-EN İYİ CEZA AVUKATI- EN İYİ AĞIR CEZA AVUKATI-BAKIRKÖY CEZA AVUKATI-CEZA DAVALARI -AĞIR CEZA DAVALARI AVUKATI-CEZA HUKUKU AVUKATI-AVUKAT

Ceza infaz indiriminde son durum ne? AK Parti’den son dakika ceza infaz düzenlemesi açıklaması

Ceza infaz indiriminde son durum ne? AK Parti’den son dakika ceza infaz düzenlemesi açıklaması

Geçtiğimiz yıldan bu yana zaman zaman gündeme gelen ceza infaz düzenlemesi çalışmalarında sona geliniyor. Yapılan çalışmanın kapsamına göre infaz indirimiyle ilk etapta 30-40 bin hükümlünün serbest kalacağı öngörülüyor. Kimleri kapsayacağı ve diğer detayları belli olmaya başlayan ve kamuoyunda farklı isimlerle de bilinen ceza infaz düzenlemesi hakkında AK Parti’den önemli bir son dakika açıklaması geldi. AK Parti Grup Başkanvekili Cahit Özkan, İnfaz düzenlemesine ilişkin oldukça kritik bilgiler verdi. İşte, cezaevlerinde bulunan binlerce mahkum ile mahkum yakınını ilgilendiren ceza infaz düzenlemesinin ayrıntıları ve AK Parti’den gelen son açıklama…

  • Yazdır
  • AYazı Tipi

1

Ceza infaz düzenlemesinde hareketli günler yaşanıyor. Aylardır gündemde olan konu corona virüsü salgını nedeni ile son haftalarda yeniden yoğun şekilde gündemde yer tutmaya başlamıştı. Söz konusu ceza infaz düzenlemesinden ayrıntılar da belli olmaya başladı. Yapılan hesaplamalara göre infaz indirimiyle ilk etapta 30-40 bin hükümlü serbest kalacak. Peki, ceza infaz indiriminde son durum ne?

Son günlerde kamuoyunu meşgul eden ceza infaz düzenlemesinde artık sona geliniyor. AK Parti kurmaylarının üzerinde çalıştığı ve muhalefet partileri ile de detaylarını paylaştığı düzenlemede belli başlı konular revize edilerek son şekli veriliyor. Hangi suçları ve kimleri kapsayacağı şimdiden şekillenen ceza infaz düzenlemesinde son aşama ise TBMM’de olacak. Düzenlemenin Meclis’te kabul edilesi halinde pek çok mahkuma tahliye yolu açılacak. İşte, ceza infaz indiriminde son durum ve düzenlemenin kapsamı hakkında ayrıntılar…

2

AK Parti ve MHP gruplarının ortak hazırladığı infaz düzenlemesine ilişkin kanun teklifi TBMM Başkanlığına sunuldu.

AK Parti Grup Başkanvekili Cahit Özkan, infaz düzenlemesine ilişkin yaptığı açıklamada, “Toplum vicdanını yaralayan cinsel suçlar, uyuşturucu madde suçları, kasten adam öldürme, kadına karşı şiddet ve terör suçları, kapsamın dışına çıkarılmıştır.” dedi.

“Terör suçları, cinsel suçlar, uyuşturucu madde ticaret suçu, kasten adam öldürme suçu, kadına karşı şiddet suçu hariç olmak üzere, diğer suçlar bakımından kalıcı infaz oranı 1/2 olarak düzenlenmiştir.” bilgisini veren Özkan, “Denetimli serbestlik kriterleri değiştirilerek herkese maktu bir yıl uygulama yerine ceza adaletini sağlamak amacıyla hükmolunan ceza ile orantılı bir uygulama öngörülmektedir.” ifadelerini kullandı.

3

ADALET BAKANI KONUŞTU

ADALET BAKANI KONUŞTU 

Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, infaz düzenlemesine ilişkin “Bizim de gözümüz kulağımız Mecliste. Çok gecikmeden Meclis gündemine gelecek.” değerlendirmesinde bulundu.

Gül, düzenlemenin kaç kişiyi kapsayacağına dair, “Süreçte çok şey söylendi, doğrusunu Mecliste kanun teklifi verildiğinde, yasalaştığında göreceğiz.” dedi.

4

TBMM’ye bu hafta sevk edilmesi beklenen infaz düzenlemesine geçici madde konularak, açık cezaevlerinde kalan 70 bin mahkûmun, belli bir süreyle cezalarını evde çekmeleri planlanıyor.

5

Yapılacak düzenleme, halen açık cezaevlerinde kalan 70 bin kişiyi ilgilendiriyor. İnfaz düzenlemesinde, bu kişilerin belirlenen süreyle cezalarını evlerinde çekmeleri, salgın endişesinin ortadan kalkmasının ardından yeniden cezaevlerine dönmeleri planlanıyor. Ev hapsinin tüm koşulları bu kişiler için geçerli olacak. Açık cezaevlerine yönelik uygulama, 30 Mayıs 2020 tarihine kadar sürecek. Adalet Bakanlığı gerekirse, ev hapsi uygulamasını 2 ay daha uzatacak.

6

EV HAPSİYLE TAHLİYE

EV HAPSİYLE TAHLİYE 

Ancak infaz düzenlenmesinin hayata geçirilmesinde bu kişilerin cezalarının indirim oranları da yeniden hesaplanacak. Tahliye süreleri tutanların, ev hapsi sona erecek. Ceza süresi henüz dolmamış olanlar ise salgın geçtikten sonra açık cezaevine dönecek ve kalan cezasını burada çekecek.

7

SAYI 100 BİNİ BULABİLİR

SAYI 100 BİNİ BULABİLİR 

AK Parti kurmayları, yasal düzenlemede bulunan 75 yaş üstü mahkûmların cezalarını evde çekmeleri, hamile ve hasta mahkûmlara yönelik ev hapsi önerilerinin hayata geçirilmesiyle cezaevinden hızla çıkacak mahkûm sayısının 100 bini bulacağını hesaplıyorlar. Bu hesaplama, normal infaz düzenlemesinin hayata geçirilmesiyle tahliye olacaklarla daha artacak.

8

ÜÇTE İKİSİ ÇIKACAK

ÜÇTE İKİSİ ÇIKACAK 

Yapılan hesaplamalara göre infaz indirimiyle ilk etapta 30-40 bin hükümlü serbest kalacak. Kademeli olarak toplamda 100-130 bin kişinin tahliye edilmesi planlanıyor. Bu da halen 300 bin kişinin bulunduğu cezaevlerinin toplamda üçte iki oranında boşalması anlamına geliyor.

9

KAPSAMI GENİŞLETİLDİ

KAPSAMI GENİŞLETİLDİ 

Öte yandan iktidar partisinin muhalefete seçenekli götürdüğü infaz düzenlemesi yeniden revize edildi. Cinsel istismar suçlarının kısmen de olsa af kapsamına girmesi önerisi, kamuoyundan tepki çekince geri çekildi. AK Parti içerisinde de buna itiraz edenler oldu. Bunun dışında ilk metinde kapsam dışı sayılan suçlardan bazıları infaz indirimine alınarak af genişletildi.

10

CİNSEL SUÇLAR KAPSAM DIŞI

CİNSEL SUÇLAR KAPSAM DIŞI 

Buna göre terör suçları, cinsel istismar suçları, kasten adam öldürme suçları ve uyuşturucu suçlarının bir kısmı af kapsamının dışında kalacak. Uyuşturucu kullanıcıları indirim kapsama alındı. Mükerrer işlenen suçlar da indirim kapsamına giriyor.

İnfaz çalışmasına ilişkin hazırlanan paketle ilgili olarak AK Parti hukukçularıyla Adalet Bakanlığı’nın yaptığı çalışma tamamlandı. Metnin, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a sunulması ve bu hafta içerisinde TBMM’ye verilmesi bekleniyor.Kaynak:
https://www.hurriyet.com.tr/galeri-ceza-infaz-indiriminde-son-durum-ne-41482340/

UZLAŞMA • SANIĞA UZLAŞMA YÖNELTİLMEMESİ • LEHE OLAN YASANIN UYGULANMASI • ADLİ PARA CEZASI

UZLAŞMA • SANIĞA UZLAŞMA YÖNELTİLMEMESİ • LEHE OLAN YASANIN UYGULANMASI • ADLİ PARA CEZASI

Özet

Mahkemece    uzlaşmak isteyip istemediğinin sorulmadığı ve yeni düzenlemelere göre adli para cezası açısından değerlendirme yapılmadan lehe olan Yasanın yanlış değerlendirilmesi bozmayı gerektirmiştir.

YARGITAY 2. CEZA DAIRESI E: 2008/1325 K: 2008/7789 T: 01/05/08

Sövme suçundan sanıklar Hasan ve Sabire’nin yapılan yargılamaları sonunda; MAHKUMİYETLERİNE dair Bakırköy 3. Sulh Ceza Mahkeme-si’nden verilen 23.06.2006 tarihli hükmün Yargıtay’ca incelenmesi sanıklar tarafından istenmekle ve dosya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 01.02.2008 tarihli tebliğnamesiyle dairemize gelmekle yapılan inceleme sonunda gereği düşünüldü;

1-    23.06.2006 tarihinde yüzüne karşı verilen hükmü 1412 sayılı CMUK’un 310. maddesinde öngörülen yasal süreden sonra 20.07.2006 tarihinde temyiz eden sanık Hasan’ın temyiz isteğinin aynı Kanunun 317. maddesi gereğince REDDİNE,

2-    Sanık Sabire hakkında kurulan hükmün yapılan temyiz incelemesinde; Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkum olduğu anlaşıldığından, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için aranan, 5271 sayılı CYY’nin 231/6. maddesinin (a) bendinde yazılı “kasıtlı bir suçtan mahkum olmama” koşulunun bulunmaması nedeniyle, sanık hakkında hükmün açıklanmamasının geri bırakılmasına karar verilemeyeceği belirlenerek yapılan incelemede;

Dosya içeriğine göre sair temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

Ancak;

1-    Mahkemece sanıktan uzlaşmak isteyip istemediğinin sorulmadığı, sadece katılana uzlaşma önerisinde bulunulduğu ve katılanm uzlaşmak istemediğine ilişkin beyanı ile yetinildiği anlaşılmakla, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 253 ve 254. maddeleri uyarınca uygun uzlaştırma işlemi yapılmadan eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması,

2-    5237 sayılı TCK’nın 7. ve 5252 Sayılı Kanun’un 9. maddeleri uyarınca sanığın hakaret eyleminin uyduğu kabul edilen her iki Yasanın ilgili tüm hükümleri olaya ayrı ayrı uygulanmak suretiyle sonuçlar belirlenmesi, bu şekilde bulunan sonuç cezaların karşılaştırılması ve sonucuna göre lehe olan Kanunun belirlenmesi gerekirken özellikle de suç tarihinde yürürlükte olup, sanığın eylemine uygun 765 sayılı TCK’nın 482/3. maddesinde de özgürlüğü bağlayıcı ceza ile para cezasının ikisine de hükmedilmesi zorunluluğu bulunması, suç tarihinden sonra hüküm tarihinden önce yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK’nın sanığın eylemine uyan 125. maddesinde ise, özgürlüğü bağlayıcı ceza ile adli para cezasının Yasada seçenekli olarak öngörülmüş olduğu gözetilerek adli para cezası açısından değerlendirme yapılmadan, 765 sayılı TCK’nın 482/3. maddesinin lehe olduğu kabul edilerek yazılı şekilde hüküm kurulması,

3- Yargılama giderinin sanıklardan tahsil şeklinin kararda belirtilmemesi, bozmayı gerektirmiş, sanık Sabire’nin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı istem gibi BOZULMASINA 01.05.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

İNTERNET SUÇU

İNTERNET SUÇU

Özet

ÖZET: İnternet suçlarına basın kanunu uygulanmaz.

YARGITAY 2. CEZA DAIRESI E: 2012/3490 K: 2012/43666 T: 15/10/12

YARGITAY 2.CEZA DAİRESİ KARARI

5187 sayılı Basın Kanunu’nun 2. maddesinde bu kanunun uygulamasında;

Basılmış eser; yayımlanmak üzere her türlü basım araçları ile basılan veya diğer araçlarla çoğaltılan yazı, resim ve benzeri eserler ile haber ajansı yayınlarını,

Yayım; basılmış eserin herhangi bir şekilde kamuya sunulmasını,

Süreli yayın; belli aralıklarla yayımlanan gazete, dergi gibi basılmış eserler ile haber ajansları yayınlarını,

Yaygın süreli yayın; tek bir basın-yayın kuruluşu tarafından isimle basılan ve her coğrafi bölgede en az bir ilde olmak üzere, ülkenin en az yüzde yetmişinde yayımlanan süreli yayın ile haber ajanslarının yayınlarını,

Bölgesel süreli yayın; tek bir basın-yayın kuruluşu tarafından basılan ve en az üç komşu ilde veya en az bir coğrafi bölgede yayımlanan süreli yayını,

Yerel süreli yayın ise; tek bir yerleşim biriminde yayımlanan süreli yayınlar ile haftada bir veya daha uzun aralıklarla yayımlanan yaygın ve bölgesel yayınları, ifade etmektedir.

Aynı Kanunun 26. maddesine göre ise “Basılmış eserler yoluyla işlenen veya bu Kanun’da öngörülen diğer suçlarla ilgili ceza davalarının bir muhakeme şartı olarak, günlük süreli yayınlar yönünden dört ay, diğer basılmış eserler yönünden altı ay içinde açılmasının zorunlu olduğu..” Kabul edilmiştir.

Somut olayda sanığın sorumlusu olduğu…….Gazetesi İnternet sitesinde anılan gazetede yayınlayan bir haberle ilgili T….. rumuz ismiyle yapılan yorum üzerine sanık hakkında kamu davası açıldığı anlaşılmaktadır.

Açıklanan nedenlerle internet ile yapılan yayınlar yönünden Basın Kanunu hükümlerinin uygulanmasına imkan bulunmadığından sanık hakkında açılan kamu davasının düşürülmesine karar verilemeyeceğinin gözetilmemesi,

SONUÇ

Bozmayı gerektirmiş, katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan diğer yönleri incelenmeyen hükmün bu sebepten dolayı isteme aykırı olarak (BOZULMASINA) oybirliğiyle karar verildi.

KASTEN YARALAMA SUÇU – KASTIN AŞILMASI SONUCU ÖLÜM

KASTEN YARALAMA SUÇU – KASTIN AŞILMASI SONUCU ÖLÜM

Özet

Sanığın fırsat bulmasına karşın maktülün sadece bacaklarını bıçaklaması sonucu gerçekleşen ölüm, kasten yaralama sonucu gerçekleşen fiil olup alt cezayı gerektirir.

YARGITAY 1. CEZA DAIRESI E: 2011/1535 K: 2011/1737 T: 24/03/11

1- Sanık İ. Müdafiinin yasal süreden sonra olan duruşmalı inceleme isteminin CMUK’un 318. maddesi gereğince reddine karar verilmiştir.

2- Sanık İ.nin olası kastla öldürme, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, sanıklar B.ve N.’nin ihmali davranışla öldürme, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından mahkumiyetlerine dair kurulan hükümlerin incelenmesinde;

Toplanan deliller karar yerinde incelenip, sanıkların suçlarının sü-butu kabul, oluşa ve kovuşturma sonuçlarına uygun şekilde kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarının niteliği tayin, takdire ve sanık B.yönün-den tahrike ilişen cezayı azaltıcı sebeplerinin nitelik ve derecesi takdir kılınmış, savunmaları inandırıcı gerekçelerle değerlendirilip kısmen reddedilmiş, incelenen dosyaya göre verilen hükümlerde düzeltme ve bozma nedenleri dışında isabetsizlik görülmemiş bulunduğundan, sanık İ. Müdafiinin meşru savunmaya yönelen, sanıklar B.ve O.müdafiinin temyiz dilekçesinde ve duruşmalı incelemede, yetersiz gerekçeye, sübuta, TCK’nın 98. maddesi gereğince ceza tayin edilmesi gerektiğine, haksız tahrik ve derecesine ilişen, Cumhuriyet Savcısının sanık İ.’in kasten öldürme suçundan cezalandırılması gerektiğine yönelen ve yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle,

Sanık İ.’in kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan mahkumiyetine dair kurulan hükümde, İzmir 19. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 2004/718 esas, 2005/100 karar sayılı ilamındaki daha ağır ceza içeren neticeten 2700 TL para cezasının esas alınarak tekerrür uygulaması yapılması ile yetinilmesi gerekir iken aynı ilamdaki az ceza içeren hüküm için de mükerrirlere özgü infaz rejiminin uygulanmasına karar verilmesi, yasaya aykırı ise de bu husus yeniden yargılamayı gerektirmediğinden, CMUK’un 322. maddesindeki yetkiye dayanılarak, 1345.61 TL ağır para cezası ile” ibaresinin hüküm fıkrasının mahsus bölümünden çıkartılmasına karar verilmek suretiyle DÜZELTİLEN hüküm ile sanıklar B.ve N.’in kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçları yönünden kurulan hükümlerin tebliğnamedeki düşünce gibi ONANMASINA,

Sanık İ.’nin olası kasıtla öldürme, sanıklar B.ve N.’in ihmali davranışla öldürme suçlarından mahkumiyetlerine dair kurulan hükümler yönünden;

Oluşa ve dosya içeriğine göre; sanık B’nin babasına ait otoparkta bekçi olarak çalışan ve olay tarihinde otoparkta alkol alan maktul Sa-pa’nın, sanık B.’nin babası A.’yı darp ettiği, bunu öğrenen sanık B.ile arkadaşı sanık İ.’in maktulü yumruklarıyla darp ettikleri ve sanık B.’nin arkadaşı olan sanık N.’de maktulün darp edildiğini gördüğü; sanıkların, yabancı uyruklu olup İstanbul’u bilmeyen maktulü otoparktan alarak ıssız bir yere bırakmaya karar verdikleri, sanık B.’nin kullandığı aracın ön koltuğuna sanık N.’nin arka koltuğuna ise sanık İ.ve maktulün bindikleri, geceyarısına yakın bir saatte İstanbul TEM Otoyolunun Mahmutbey gişelerine yakın bir yerde sanık B.’nin aracı durdurarak maktulün inmesini istediği, maktulün araçtan inmek istememesi üzerine sanık İ.’nin araçtan inerek maktulü zorla araçtan indirdiği, diğer sanıkların ise araçtan inmedikleri, sanık İ. ve maktul arasında çıkan tartışma sırasında sanık İ.’nin bıçakla sağ bacağına bir kez, sol bacağına altı kez vurarak maktulü yaraladığı ve araçla oradan uzaklaştıkları, olay yeri yakınından geçen üçüncü kişilerce sabah 07.30 sularında hastaneye kaldırılan maktulün sağ uyluk 1/3 arka bölgesine isabet eden bıçak darbesinin neden olduğu femoral arter yaralanmasına bağlı gelişen komplikasyonlar sonucu öldüğü, maktulün sol uyluk bölgesindeki diğer altı adet yaranın ise cilt, ciltaltı yumuşak doku seyirli yaralar olup öldürücü nitelikte olmadıklarının tespit edildiği olayda;

Sanık İ.’nin hedef alma imkanı olmasına ragmen maktulün hayati bölgesini hedef almaması, maktul ile arasında öldürmeyi gerektirir husumet bulunmaması, engel neden bulunmadığı halde eylemini sürdürmemesi ve öldürme kastı ile hareket ettiğini gösteren kesin ve inandırıcı kanıt bulunmaması dikkate alındığında, sanık İ. hakkında kasten yaralama sonucu ölüme neden olmak suçundan TCK’nin 37/1. maddesi delaletiyle TCK’nin 87/4. maddesinin 2.cümlesi gereğince ve darbe sayısı dikkate alınarak temel cezanın tayininde alt sınırdan da uzaklaşılmak suretiyle hüküm kurulması; sanıklar B.veN.’ın ise sanık İ.ile fikir ve eylem birliği içerisinde hareket ettiklerine ve fiil üzerinde ortak hakimiyet kurduklarına ilişkin kesin kanıtlar bulunmadığı, ancak olay yerine birlikte gitmeleri ve maktulün bıçaklandığını görmelerine ragmen sanık İ.’yi de alarak oradan uzaklaştıkları dikkate alındığında eylemlerinin sanık İ.’nin kasten yarala sonucu ölüme neden olmak suçuna yardım etme suçunu oluşturduğu ve 5237 sayılı TCK’nin 87/4 ve 39. maddeleri gereğince hüküm kurulması gerektiği düşünülmeksizin, sanık İ.’nin 81 ve 21/2. maddeleri, sanıklar B.ve N.’nin ise 83/2 b-3 maddesi gereğince cezalandırılmalarına karar verilmesi,

Sanık İ.’nin adli sicil kaydına göre; sabıkasının esas İzmir 19. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 2004/718 esas, 2005/100 karar sayılı ilamındaki daha ağır ceza içeren 765 sayılı TCK’nın 258/1, 647 Sayılı Yasa’nın 4,5 ve 6. maddeleri gereğince aldığı neticeten 2700 TL. para cezasının esas alınarak tekerrür uygulaması yapılması ile yetinilmesi gerekir iken aynı ilamdaki daha az ceza içeren 765 sayılı TCK’nin 266/1, 647 Sayılı Yasa’nın 4,5 ve 6. maddeleri gereğince aldığı neticeten 1345.61 TL para cezasına ilişkin hüküm için de mükerrirlere özgü infaz rejiminin uygulanmasına karar verilmesi,

Bozmayı gerektirmiş, sanık İ. Müdafii, sanıklar B.ve N.müdafii ve Cumhuriyet Savcısının temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde görüldüğünden, kısmen resen de temyize tabi bulunan hükümlerin farklı gerekçeyle tebliğnamedeki düşünce gibi BOZULMASINA, hükmolunan ceza ve tutuklulukta geçen süreler gözönüne alınarak sanıklar müdafiilerinin tahliye taleplerinin reddine, 24.03.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.

HÜKMÜN AÇIKLANMASININ GERİ BIRAKILMASI • KARARA İTİRAZ MERCİİNİN VERDİĞİ HÜKÜM • TEMYİZ YOLU

HÜKMÜN AÇIKLANMASININ GERİ BIRAKILMASI • KARARA İTİRAZ MERCİİNİN VERDİĞİ HÜKÜM • TEMYİZ YOLU

Özet

Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının konusunu oluşturan suçun, sübutu veya nitelendirilmesinde hataya düşüldüğünden bahisle yapılan başvuruların temyiz niteliğinde olduğuna ilişkin itiraz nedeni yerinde değildir.

İtiraz merciinde hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin karar 231. maddenin 6. fıkrasında yer alan suça ve sanığa ilişkin, objektif uygulama koşullarının var olup olmadığı ile sınırlı olarak yapılmalıdır. Bunun yerine esasa girilip beraat kararı verilmesi hukuka aykırıdır.

YARGITAY CEZA GENEL KURULU E: 2009/4-13 K: 2009/12 T: 03/02/09

Görevi savsama suçundan N’nin 5237 sayılı TCY’nin 257/2, 62. maddeleri uyarınca 5 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, sanığın geçmiş sabıkasız hali, şahsi ve sosyal durumu, duruşmadaki davranışı, olayda somut bir zararın bulunmaması nedeni ile 5728 Sayılı Yasa ile değişik CYY 231/6. maddesi uyarınca sanık hakkında verilen mahkumiyet hükmünün açıklanmasının geri bırakılmasına, sanığın 5 yıl süre ile denetime tabi tutulmasına ilişkin Edirne 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nce 13.05.2008 gün ve 118-432 sayı ile verilen karara karşı sanık tarafından, beraatına karar verilmesi gerektiğinden bahisle itiraz edilmesi üzerine;

Dosya üzerinde inceleme yapan Edirne 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nce

17.06.2008 gün ve 2008/149 müt. Sayı ile;

“Mevcut dosya kapsamına göre, itirazın kabulüyle yapılan incelemede öncelikle sanığın sübut sorunu ile ilgili olarak karar verilmesi gerektiği dosyadaki mevcut deliller kapsamında yapılan değerlendirmede sanığın TCK 257/2. maddesi kapsamında mevcut eylemin sanığın görevi kapsamında bulunmadığı, yine suçun sübut unsurlarından olan, kamu zararı, şahsi menfaat, üçüncü şahsa menfaat sağladığına ilişkin delil bulunmadığı ve suç teşkil etmeyeceği, memurun söz konusu eylemi olsa olsa disiplin soruşturmasını gerektirebileceği, görevi ihmal ettiğine ilişkin somut delil bulunmadığı, sanığın savunmasının aksine başkaca delil bulunmadığı, sanığın bu durum itibariyle şüpheden sanık istifade eder Genel Ceza Hukuku prensibi gereği sanığın unsurları oluşmayan ve cezalandırılması için somut delil bulunmayan eyleminden dolayı delil yetersizliği nedeniyle beraatine karar verilmesi gerektiği anlaşılmakla 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin söz konusu mahkumiyet ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının kaldırılarak atılı suçun işlendiğine ilişkin mevcut deliller kapsamında CMK 223/2-e maddesi gereğince beraatine” karar verilmiştir.

Adalet Bakanlığı’nca, itiraz üzerinde yapılan incelemede suçun sübutuna yönelik karar verilemeyeceğinden bahisle mercii kararına karşı yasa yararına bozma isteminde bulunulması üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nce 18.11.2008 gün ve 15822-20920 sayı ile;

“Edirne 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin kararı itiraza tabi bir karar olmakla birlikte, sanığın beraat etmesi gerektiği ya da daha hafif bir ceza ile cezalandırılması veya kamu davasına katılan tarafın sanığın daha ağır ceza ile cezalandırılması gerektiği yönündeki istemin kararı veren mahkemenin itiraz yasa yolu gereğince, itirazı yerinde bularak düzeltilmesi ve mahkumiyet kararını kaldırarak beraate hükmederek CYY’nin 268/2. maddesi uyarınca düzeltilmesi olanağı yoktur. Bunun yanında itiraz merciinin kendine gönderilen karan suçun sübutu açısından inceleme ve beraate ya da daha ağır veya hafif bir cezaya hükmetme olanağı da bulunmamaktadır.

Edirne 2. Asliye Ceza Mahkemesi, 17.06.2008 tarih ve 2008/149 sayılı müteferrik kararında sanığın itirazını yerinde bulmuş ve hakkında beraat karan vermiştir.

İtiraz konusu, karan veren mahkeme ya da inceleme merciinde ancak, mahkemenin hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının koşullarına ilişkin ve CYY’nin 231/6. maddesinde belirtilen:

“a) sanığın daha önce kasıtlı suçtan mahkum olmamış bulunması.

b)    Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması.

c)    Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceli hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi” koşullarının tartışılıp tartışılmadığı ve tartışıldı ise verilen kararın hukuki yerindeliği ile sınırlıdır. İtiraz merciinin suçun sübutuna ilişkin değerlendirme yapma yetkisi bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle Edirne 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 17.06.2008 gün ve 2008/149 sayılı kararının CYY’nın 309. maddesi uyarınca Yasa Yararına Bozulmasına” karar verilmiştir.

Yargıtay C. Başsavcılığı ise, 19.01.2009 gün ve 16483 sayı ile özetle;

“Bilindiği üzere, halen uygulanmakta olan ceza yargılama sistemimize göre olağan bir yasa yoluna tabi bulunan karar için aynı anda başka bir olağan yasa yoluna gidilemez. Bu nedenle, itiraza tabi kararlar için temyize, temyize tabi kararlar için ise itiraz yasa yoluna başvurulamaz.

Mahkumiyet kararı bir hükümdür ve temyiz yasa yoluna tabidir. Ancak, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen hallerde, bu mahkumiyet hükmü açıklanmamış durumdadır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması karan ise bir hüküm değildir.

Sorun, yapılan yargılama sonunda önce bir mahkumiyet hükmü kurulması ve bunun üzerine hükmün açıklanmayarak geri bırakılmasına karar verilmesinden kaynaklanmaktadır. Ortada, açıklanmayan bir hüküm ile hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin bir karar bulunmaktadır.

Yasanın 231. maddesinin 12. fıkrasında mahkemece verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının itiraza tabi olduğu belirtilmiştir.

Yasanın 231. maddesinde hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararma itiraz edilebileceği belirtildikten sonra, itirazın süresi, mercii, şekli ve kararın nasıl verileceğine ilişkin hükümler bulunmadığından, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına itirazın Yasanın genel hüküm niteliğindeki 267-271. madde hükümlerine göre değerlendirilmesi gerekmektedir.

Yasanın 267-271. ve 231. maddelerinde; itiraz nedenleri, itiraz yasa yolunda hangi konuların incelenebileceği gösterilmiş değildir. İtiraza tabi kararların türünün çeşitliliği karşısında bu hususa ilişkin bir düzenleme yapılası da uygun ve de mümkün değildir. Şu muhakkak ki, merciin inceleme yetki ve görevi, itiraza tabi karar ile sınırlı olmak zorundadır.

Yasanın 231. maddesinde, itiraza tabi olanın açıkça hükmün açıklanmasının geri bırakılması karan olduğu belirtilmiştir. Bu hükümden de, açıklanması geri bırakılan mahkumiyet hükmünün itiraza tabi olmadığı anlaşılmaktadır. İtiraza tabi bulunan mahkumiyet hükmü değil, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararıdır. Maddede, açıklanması geri bırakılan mahkumiyet hükmü için yasa yolu konusunda bir düzenleme getirilmemiştir.

İtiraz yasa yolu, yalnızca hükmün açıklanmasının geri bırakılması karan yönünden kabul edildiğinden itiraz merciin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin karar ve onun içeriği ile ilgili bir inceleme yapma yetki ve görevi bulunmaktadır. Bunun dışında açıklanması geri bırakılan mahkumiyet hükmüne yönelik (mahkumiyet kararının esasına ilişkin) bir inceleme yapması olanaklı değildir. Mahkumiyet kararmın bünyesine dahil olan hususlar itiraz yasa yolu ile incelenemez. Aksi durum, temyiz merciinin görevinin itiraz merciince yerine getirilmesine neden olur.

Ayrıca, Yasanın 305. maddesinde bazı hükümler, kanun maddesinde öngörülen ceza miktarları veya hükümde yer alan ceza miktarları nedeniyle kesin nitelikte görülmüş, bu tür kararların olağan yasa yolu temyiz incelemesine tabi bulunmadığı öngörülmüştür. Bu hükümlerin ancak olağanüstü yasa yolu olan kanun yararına bozma yolu ile incelenebileceği kabul edilmiştir. Yasanın 267 ve devamı maddelerinde itiraza tabi olan kararlar yönünden CMUK’un 305. maddesine benzer bir sınırlama getirilmemiştir. İtiraz üzerine, açıklanmayan mahkumiyet hükmünün incelenebileceğinin kabulü, CMUK’un 305. maddesi uyarınca temyiz edilemez nitelikteki kesin hükümlerin itiraz yasa yolu ile incelenmesini mümkün hale getirir. Bu ise, CMUK’un 305. maddesi hükmü ile çelişir ve hukuka aykırı olur.

İtiraz yasa yolunun sadece hükmün açıklanmasının geri bırakılması karan yönünden kabul edilmiş olması nedeniyle itiraz üzerine karan veren mahkemenin ve itiraz merciinin yetkisi bu karar ile sınırlı olacaktır. Bu bağlamda, itiraz yasa yolunda yapılacak inceleme, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin koşulların bulunup bulunmadığı ve hükmün açıklanmasına ilişkin kararda hukuka aykırılık olup olmadığı hususları ile sınırlıdır. İtiraz yasa yolu ile; hükmün açıklanmasının geri bırakılması için maddenin 6. fıkrasında belirtilen koşulların bulunup bulunmadığı, mahkumiyet hükmündeki cezanın tür ve miktar olarak hükmün açıklanmasının geri bırakılması kapsamında kalıp kalmadığı (2 yıl ve altında hapis cezasına hükmedilip hükmedilmediğini) incelebilir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin kararda hukuka aykırılık bulunmadığına ilişkin olarak ise; mahkum olunan hapis cezasının ertelenmesi veya kısa süreli olması halinde seçenek yaptırımlara çevrilmesi yasağına uyulup uyulmadığı (f.7), deneme süresinin yasaya uygun tayin edilip edilmediği ve denetim süresi içinde yüklenecek denetimli serbestlik tedbirinin ve yükümlülük süresinin yasaya uygun olup olmadığı (f.8) itiraz yasa yolu ile incelenebilir.

Dolayısıyla, Özel Dairenin itiraz yasa yolu ile hükmü veren mahkemenin ve itiraz merciinin sanığın beraat etmesi, daha hafif veya daha ağır bir ceza ile cezalandırılması gerektiği yönündeki istemleri inceleyemeyeceğine ve mahkumiyet kararını düzeltemeyeceğine veya mahkumiyet kararını kaldırarak beraate hükmedeceğine ilişkin gerekçesine katılmaktayız.

İtiraz yasa yolunda, mahkumiyet hükmüne yönelik inceleme yapılamayacağından dolayı mahkumiyet hükmünün temelini oluşturan; suçun unsurlarının oluşup oluşmadığı, suçun sübut bulup bulmadığı, suçun niteliği, noksan kavuşturma olup olmadığı, hakimin takdir yetkisini yasaya uygun olarak kullanıp kullanmadığı, kanun maddelerinin uygulanması ve cezanın hesaplanması sırasında hata yapılıp yapılmadığı gibi hususlar incelenemez ve bu hususta bir karar verilemez.

Mahkumiyet hükmünün temelini oluşturan suçun unsurlarının oluşup oluşmadığının, suçun niteliğinin hükmedilen cezanın tür veya miktarını değiştirerek hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesini engelleyecek vasıfta bulunup bulunmadığının, hakimin takdir yetkisinin yasaya uygun kullanılıp kullanılmadığı, cezanın doğru bir biçimde saptanıp saptanmadığı gibi hususların temyiz yasa yolu ile incelenmesi gerekmektedir.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına müteakip, denetim süresi içinde veya sonunda CMK’nın 231. maddesinin 10 ve 11. fıkralarında belirtilen koşulların gerçekleşmesi durumuna göre hükmün açıklanması veya yeni bir mahkumiyet hükmü kurulması ya da düşme kararı verilmesi halinde, bu kararın hüküm olması nedeniyle temyize tabi bulunduğu açıktır. Bu konuda bir tereddüt bulunmaktadır.

Bu nedenle, yukarıda bahsettiğimiz suçun unsurlarının oluşup oluşmadığı, suçun sübuta erip ermediği gibi hususların, denetim süresi sonunda açıklanan veya verilen hüküm üzerine temyiz yasa yolu ile incelenebileceği ileri sürülebilir. Ancak nu durumda, açıklanmayan mahkumiyet hükmündeki hukuka aykırılıkların denetim süresi sonunda hükmün açıklanması, yeni bir mahkumiyet hükmü kurulması veya düşme kararı verilmesi anına kadar incelenememesi sonucu ve sakıncası doğacaktır. Temyiz yolu ile incelenmesi mümkün olan hukuka aykırılıkların denetim süresi sonuna kadar incelenmemesi sonucu ve sakıncası doğacaktır. Temyiz yolu ile incelenmesi mümkün olan hukuka aykırılıkların denetim süresi sonuna kadar incelenmemesi; (özellikle noksan kovuşturma hallerinde) delillerin karartılması, mahkumiyet kararı verilmemesi gereken (düşme, ret, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, ceza verilmesine yer olmadığı ve beraat hükümleri) hallerde verilen mahkumiyet kararlarının geciktirilmesi, yargılamanın uzaması ile adil yargılanma hakkının ihlali, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı ile birlikte ileride beraat edecek sanıkların denetim süresine tabi tutulması ve haklarında denetimli serbestlik tedbiri uygulaması sonuçlarını doğurur. Bu sakıncalar ve sonuçlar da göz önüne alındığında; açıklanmayan mahkumiyet hükmünün hükmün açıklanması veya düşme karan verilmesi veya yeni bir mahkumiyet hükmü kurulması anına kadar temyiz yasa yolu ile incelenemeyeceği kabul edilemez.

5271 sayılı CMK’nın 231. maddesinin incelenmesinden anlaşılacağı üzere; kanun koyucu, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi için öncelikle yargılamanın sonuçlanmasını ve bir mahkumiyet hükmü kurulmasını zorunlu kılmıştır. Dolayısıyla açıklanmasını yasakladığı yalnızca maddede öngörülen koşulları taşıyan mahkumiyet hükmüdür. Yasa koyucu mahkumiyet hükmü dışındaki beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, davanın reddi, düşme, güvenlik tedbirine hükmedilmesine ilişkin hükümlerin ise açıklanmasını zorunlu kılmış, bu tür hükümler verilmesi gerektiğinde hükmün kurularak açıklanmasını, böylece bu hükümlerin temyiz yasa yolu ile Yargıtay’da incelenmesini istemiştir.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması karan, mahkumiyet hükmü verilmesine müteakip verilebileceğine göre, öncelikle ortada mahkumiyet kararı verilebilir durumun olması gerekmektedir. Bu ise, suçun unsurlarının oluşup oluşmadığının, sübut bulup bulmadığının ve noksan kovuşturma olup olmadığının saptanması ile anlaşılabilir. Suçun maddi ve manevi unsurları oluşmamış, suç sübuta ermemiş ise mahkumiyet hükmü kurulamaz. Bu durumda beraat karan verilmesi gerekir. Keza, uzlaşma, zamanaşımı, şikayet yokluğu veya vazgeçme halinde düşme kararı verilmesi zorunlu bulunmaktadır.

Kanun koyucunun, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilebilmesi için mahkumiyet hükmü kurulmasını zorunlu tutması, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı ile birlikte sanığın denetim süresine tabi tutulmasının ve hakkında denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasının mahkumiyet hükmünün hukuka aykırı olmamasının gerektirmesi, mahkumiyet dışındaki hükümlerin açıklanmasının zorunlu kılınması ve bunların böylece temyiz yasa yoluna tabi tutulmasının amaçlanması karşısında; mahkumiyet hükmünün suçun unsurlarının oluşup oluşmadığının, suçun sübuta erip ermediğinin, noksan kovuşturma bulunup bulunmadığının, suçun niteliğinin verilecek ceza miktarı ve türünü hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu kapsamı dışına çıkarıp çıkarılmadığının temyiz yasa yolu ile incelenmesi zorunlu bulunmaktadır.

Söz konusu temyiz incelemesi, mahkumiyet kararı verilemeyeceğine, mahkumiyet dışında bir karar verilmesi gerektiğine veya mahkumiyet hükmünün, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı kapsamı dışında kalan bir mahkumiyet karan olması gerektiğine ilişkindir. Başka bir anlatımla, temyiz incelemesi, hükmün açıklanmasının geri bırakılması karan verilmesine esas bir mahkumiyet hükmü verilmesine ilişkindir. Zira, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilebilmesi için mahkumiyet karan verilebilmesi ve bu mahkumiyet kararının da hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilebilmesini mümkün kılması gerekmektedir. Bu koşulun, temyiz incelemesi ile denetlenmesi zorunludur.

Ancak hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı kapsamında kalacak şekilde cezanın yanlış hesaplanması, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının dışına çıkmayacak bir biçimde takdir yetkisinin yanlış kullanılması gibi hususlar bu aşamada temyiz incelemesinin konusunu oluşturamazlar. Bu tür hukuka aykırılıklar, ancak denetim süresi içinde veya sonunda, açıklanan veya verilen hükümle birlikte temyiz incelemesine tabi tutulabilir.

Bu nedenlerle, kanun yoluna başvuru hakkı olanların mahkumiyet hükmü dışında bir karar verilmesi gerektiğine, suçun sübutuna, unsurların oluşmadığına, noksan kovuşturma ile karar verildiğine, suçun vasfı nedeniyle (yaralama-kasten öldürmeye teşebbüs, görevi kötüye kullanma-zimmet) hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı kapsamı dışında bir ceza verilmesi gerektiğine, ceza miktarının uygulama sırasında sanığın lehine olarak hatalı saptanması sonucu hükmün açıklanmasının geri bırakılması karan verildiğine ilişkin istemlerin temyiz istemi olarak kabul edilmesi gerekmektedir.

Belirlenen hususları içeren istemlerin itiraz merciine yapılması halinde; merciin, 5271 sayılı CMK’nın 264. maddesi uyarınca kanun yolu ve mercide hatanın başvuranın haklarını ortadan kaldırmayacağından bu talepleri temyiz talebi olarak değerlendirmesi ve dosyayı temyiz incelemesi yapılmak üzere Yargıtay’a göndermesi gerekmektedir. Bu durumlarda, itiraz merciin istemi inceleme yetki ve görevi bulunmadığından vereceği karar hukuken geçersiz olacaktır.

Bu itibarla; sanığın 13.05.2008 tarihli dilekçesi, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına yönelik olmayıp, açıklanması geri bırakılan mahkumiyet hükmüne yöneliktir ve suçun sübut bulmadığı ve unsurların oluşmadığı ileri sürülmektedir. Sanığın bu istemi temyiz istemi niteliğindedir. Bu durumda, Edirne 1. Sulh Ceza Mahkemesinin kararı kesinleşmemiştir. Edirne 2. Asliye Ceza Mahkemesinin istemi temyiz incelemesi yapılmak üzere Yargıtay’a göndermesi yerine itirazen inceleyerek verdiği karar hukuken geçersizdir.

Açıklamalar ışığında; sanığın 20.05.2008 tarihli dilekçesi temyiz istemi niteliğinde bulunması nedeniyle Edirne 1. Sulh Ceza Mahkemesinin

13.05.2008 gün ve 2008/118-432 sayılı karan henüz kesimleşmediğinden ve Edirne 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 17.06.2008 tarih ve 2008/149 müteferrik sayılı kararı hukuken geçersiz olduğundan kanun yararına bozma isteminin reddi yerine yazılı şekilde karar verilmesinin hukuka aykırı olduğu kanaatine varılmıştır.

İtiraz yasa yolunda, açıklaması geri bırakılan mahkumiyet hükmüne yönelik olarak inceleme yapılabileceği, bu bağlamda suçun sübutu ile unsurlarının oluşup oluşmadığının ve diğer hususların itiraz merciinde incelenebileceğinin kabulü; aşağıda belirtilen gerekçelerle de hukuka uygun düşmeyecek, eşitliğe ve hakkaniyete aykırı sakıncalı sonuçlar doğmasına neden olacaktır.

Öncelikle, itiraz merciinin yukarıda belirtilen hususlarla ilgili olarak inceleme yapması, temyiz incelemesi yapma yetkisine sahip Yargıtay’ın inceleme görevini üstlenmesi sonucunu doğuracaktır. Özellikle, suçun sübutu ve niteliğinin tayininde yetkili ve görevli hale gelecek, kasten öldürmeye teşebbüs-yaralama, zimmet-görevi kötüye kullanma ve yağma-hırsızlık gibi suçların oluşup oluşmadığını ve vasfını tayin eder durumda olacaktır.

Merci karalarının kesin olması nedeniyle bu kararlar aleyhine temyiz yasa yoluna başvurulamayacaktır. Hukuka aykırı mercii kararları, ancak denetim süresi içinde veya denetim sonunda hükmün açıklanması, yeni bir hüküm kurulması veya düşme karan verilmesi üzerine temyiz yasa yoluna başvurulması veya kanun yararına yasa yolu ile kaldırılabilecektir. Temyiz yasa yoluna uzunca bir süre sonra gidilebileceği, kanun yararına bozma yasa yolunun ise ancak ciddi hukuka aykırılıklar için başvurulabilen etki alanı sınırlı olan olağanüstü bir yasa yolu unutulmamalıdır.

Ayrıca 5271 sayılı CMK’nın 271. maddesinde, kanunda aksi yazılı olmadıkça itiraz hakkında duruşma yapılmayacağı öngörülmüştür. Cumhuriyet Savcısı ile müdafi veya vekilin dinlenmesi zorunlu olmadığı gibi, sanığın ve katılanın dinlenilmesi öngörülmemiştir.

Yasanın 270. maddesi uyarınca itiraz mercii karar vermeden önce yazı ile cevap vermek için itirazı, Cumhuriyet Savcısı ile karşı tarafa bildirebilecek, araştırma ve inceleme yapabileceği gibi, gerek gördüğünde bunların yapılmasını isteyebilecektir.

Madde hükümlerin incelenmesinden; aksi yazılı olmadıkça itirazın duruşma yapılmaksızın karar verileceği, takdire bağlı olarak Cumhuriyet Savcısı ile karşı tarafın dinlenebileceği, gerekli araştırmalar yapıldıktan sonra karar verileceği ve itirazın kabulü halinde itiraz konusunun esası hakkında da karar verilmesinin öngörüldüğü ve böylece işin kesin bir biçimde sonuçlandırılmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır.

Yasanın 231. maddesinde de, itirazın duruşmalı olarak yapılması öngörülmediğinden bu konudaki itirazın duruşma yapılmaksızın inceleneceği anlaşılmaktadır. CMK’nın 271. maddesi uyarınca gerçekleştirilen işlemin duruşmalı bir inceleme olmadığı açıktır. Çünkü, yargılamanın asıl taraf olan sanık ve katılanın hazır bulunması istenmemiş, Cumhuriyet Savcısı ile müdafi veya vekilin dinlenmesi dahi zorunlu tutulmamıştır.

İtiraz merciinin 5271 sayılı CMK’nın 271. maddesinde belirtilen şekilde bir karar verebilmesi için itiraz konusunun buna uygun olması ve itiraz konusunda karar verebilmesinin hukuken mümkün olması gerekmektedir.

5271 Sayılı Yasa, ceza yargılaması sırasında uyulacak kararlar ile yargılama sonucu yargılama makamlarının vereceği kararların neler olduğunu göstermiştir. Buna göre, hükümlerin yargılama yapılması sonucu verilmesi kuraldır. Yargılama-duruşma yapılmadan hüküm verilmesi mümkün değildir. Yine, yargılama sonunda verilecek davayı sonuçlandırıcı kararlar olan (hükümleri) yargılamayı yapan mahkemenin vermesi asildir. Yargılamayı yapan mahkeme veya hakim dışında hüküm verecek mercileri ile haller yasada açıkça ve istisnai olarak düzenlenmiş ve gösterilmiştir. Nitekim, halen yürürlükte bulunan CMUK’un 322. maddesinde, Yargıtay’ın olağan yasa yolu olan temyiz incelemesi neticesi beraate, davanın düşmesine veya mahkumiyet hükmünün düzeltilmesine karar verebileceği açıkça öngörülmüştür. Ancak bu halde bile Yargıtay’ın beraat hükmü verebilmesi istisnai niteliktedir ve ancak belirli koşullara bağlıdır. Bunlar, olayın daha fazla aydınlanmasının gerekmemesi (f. 1) ve hükümden sonra yürürlüğe giren yeni kanun ile fiilin suç sayılmamış olmasıdır, (f.4)

Yasada belirtilen bu hal dışında, yargılamayı yapan makam dışında olağan yasa yollarına başvuru durumunda merciin (hüküm) verebileceği düzenlenmemiştir. Bu nedenle, itirazı inceleyen merciin yargılama yapan makam yerine geçerek beraat karan vermesi hukuken mümkün değildir. Kanun koyucunun temyiz merciine ancak sınırlı hallerde tanıdığı beraat hükmü verebilme yetkisinin, itiraz merciine hiçbir sınırlama olmaksızın verdiği kabul edilemez.

Yasanın 231. maddesinin 10 ve 11. fıkralarında, mahkumiyet hükmünü açıklama veya yeni bir mahkumiyet hükmü kurma ya da düşürme kararı verilmesi de yargılama yapan mahkemeye verilmiştir. Maddenin 11. fıkrasında “… mahkeme hükmü açıklar…” denilmek suretiyle hükmün duruşma yapılarak verilmesi gerektiğini ifade edilmiştir. Bu durumda, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararın üzerine açıklanmayan mahkumiyet kararına yönelik istem nedeniyle, mercii tarafından (henüz hükmün açıklanmasının yapılmadığı bir aşamada) duruşma yapıksızın evrak üzerinde inceleme ile beraat hükmü verilmesi hukuka uygun olmayacaktır. Zira, denetim süresi içinde veya sonunda mahkumiyet hükmünün açıklanması için bile duruşma yapılması koşul olarak gösterildiği halde, bu aşamadan önceki bir dönem olan itiraz mercii safhasında duruşma yapılmaksızın hüküm kurulması çelişki olacağı gibi, söz konusu durum, yargılamanın duruşmalı yapılması ve hükmün de duruşma sonunda verilmesi gerektiğine ilişkin ceza yargılamasının temel ilkesine ve bu ilkeye paralel olarak düzenlenen CMK’nın duruşmaya ilişkin hükümlerine aykırı olur.

Belirtilen nedenlerle, söz konusu hususların itiraz merciince incelenebileceğinin kabulü halinde bile; itiraz merciince hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının kaldırılmasına ve gerekli işlemlerin yapılması ve kararın verilmesi için dosyanın yargılamayı yapan mahkemeye gönderilmesine karar vermesi gerekmektedir. İtiraz üzerine verilen kararlar kesin olduğundan yargılamayı yapan mahkemenin mercii kararına direnme yetkisi bulunmamaktadır. Mercii kararı üzerine yargılamayı yapan mahkeme duruşma açmak suretiyle davayı sonlandırıcı nitelikteki kararı (hükmü) vermeli, böylece temyize tabi olan bu hükümlerin temyiz incelemesinden geçirilmesi sağlanmalıdır. Mahkumiyet hükmünü noksan kovuşturma sonucu verilmesine ilişkin istemin incelenmesi sırasında da, mercii tarafından itiraz istemi kabul edildiğinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı kaldırılmalı ve noksan kovuşturmaya ilişkin işlemlerin yargılama yapan makam tarafından yerine getirilmesi için dosya mahkemeye gönderilmelidir. İtiraz mercii tarafından noksan kovuşturmaya ilişkin işlemlerin tamamlanması hukuka aykırı olur. Zira, mercii tarafından itiraz duruşma yapılmaksızın incelenip sonuca bağlanacak, böylece noksan kovuşturma bulunan hallerde yargılama yapılmaksızın hüküm verilmiş olacaktır.

İtiraz mercii tarafından davanın esasına (örneğin beraate) hükmedilmesinin doğuracağı hukuka uygun olmayan, hak ve adalet duygusu ile bağdaşmayan sonuçlar, özellikle itiraz merciin itiraz üzerine verdiği kararın kesin nitelikte olması nedeniyle ortaya çıkacaktır.

Öncelikle, mercii kararının kesin olması nedeniyle beraat kararına karşı olağan yasa yolu olan temyiz yasa yoluna başvurulamayacaktır. Böylece, CMK’nın 223. maddesi uyarınca temyize tabi olması gereken hüküm, temyiz incelemesine tabi tutulamayacaktır. Bu durum, bütünüyle sayal düzenlemeye aykırıdır. Temyize tabi olan hükümlerin temyiz merciinin görevi kapsamı dışına çıkarılması, Yargıtay’ın temyiz inceleme görevinin hukuka aykırı olarak sınırlandırılması sonucunu doğuracağı gibi, adil yargılanma ilkesinin ihlali sonucunu da doğuracaktır. Bu sakıncalar, merciin vereceği davanın esasını çözümleyen diğer kararlar için de geçerlidir.

Ayrıca, merci kararının kesin olması karşısında vereceği hükmün mahkumiyet hükmü dışında bir hüküm (beraat, düşme, ceza verilmesine yer olmadığı, davanın reddi) olması durumunda, bu kararlar aleyhine yalnızca Adalet Bakanlığı’nca kanun yararına bozma yoluna başvurabileceği gibi, bu hükümlere karşı kanun yararına bozma yoluna gidilmesi hukuka, hak ve eşitlik ilkesine uygun kararlar verilmesini sağlamaktan uzak olacaktır. Çünkü, davanın esasını çözümleyen mahkumiyet dışındaki hükümler aleyhine kanun yararına bozma kararları aleyhe sonuç doğurmayacak, hukuka aykırı olarak haklarında davanın reddi, düşme, ceza verilmesine yer olmadığı ve beraat kararı verilen sanıkların mahkumiyeti sağlanamayacaktır. (m.309/4-c)

Belirtilen tüm bu hususlar; CMK’nın 267. ve devamı maddelerde düzenlenen itiraz yasa yolunu, esas itibarıyla hükümlere (mahkumiyet hükmüne) yönelik bir yasa yolu olarak düşünülmediğini ortaya koymaktadır.

Bu itibarla, itiraz merciinin aslında temyiz incelemesi kapsamında olan mahkumiyet hükmüne yönelik hususları itirazen inceleyebileceği kabul edilse dahi, itirazın kabulü halinde, gerekli işlemlerin yapılması ve nihai kararın verilmesi için dosyayı yargılama yapan mahkemeye gönderme karan vermekle yetinmesi gerektiği, davayı sonuçlandıran bir karar (hüküm) vermemesinin isabetli olacağı düşünülmüştür.” görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurarak;

1-    Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 18.11.2008 gün ve 2008/15822-20920 sayılı bozma kararının kaldırılmasına, Edirne 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin

1 3.05.2008 gün ve 2008/118-432 sayılı kararının temyiz edilmesi nedeniyle kesinleşmemesi ve Edirne 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin

17.06.2008 tarih ve 2008/149 müteferrik sayılı kararının hukuken geçersiz olması nedeniyle Adalet Bakanlığı’nın kanun yararına bozma isteminin reddine, Edirne 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 13.05.2008 gün ve 2008/118-432 sayılı kararının temyiz incelemesi yapılmak üzere tebliğname düzenlenmesi için dosyanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdiine karar verilmesi,

2-    Kabule göre ise, Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 18.11.2008 gün ve 2008/15822-20920 sayılı bozma kararının kaldırılmasına, itiraz merciinin suçun sübutu ve unsurları yönünden de inceleme yaparak itirazın kabulüne karar verilmesinin isabetli olduğu, ancak yargılamayı sonlandırıcı beraat kararını veremeyeceği, gerekli kararın verilmesi için dosyayı Edirne 1. Sulh Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesine karar vermesi gerektiği gerekçesiyle Edirne 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 17.06.2008 tarih ve 2008/149 müteferrik sayılı kararının 5271 sayılı CMK’nın 309. maddesi uyarınca yasa yararına bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir.

Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MÎLLETÎ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI

Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin kararı itiraz üzerine inceleyen mercii tarafından, esasa yönelik yapılan incelemede, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı kaldırılarak, sanığın beraatına karar verilen somut olayda, Özel Daire ile Yargıtay C. Başsavcılığı arasında çözümlenmesi gereken hukuki uyuşmazlıklar;

1-    Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına karşı başvurulabilecek yasa yolunun itiraz mı yoksa temyiz mi olduğu.

2-    Merciince suçun sübutu ve nitelendirilmesi konularında (esasa ilişkin) değerlendirme yapılıp yapılamayacağı, açıklanmayan hükmün içeriğindeki hukuka aykırılıkların bu yolla denetlenip denetlenmeyeceğinin belirlenmesi noktalarında toplanmaktadır.

Uyuşmazlık konularında sağlıklı bir çözüme ulaşılabilmesi için öncelikle hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun niteliği ve uygulanma koşullarının incelenmesinde yarar bulunmaktadır.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, hukukumuzda ilk kez 5395 sayılı Çocuk Koruma Yasası’nın 23. maddesi ile çocuklar hakkında, 19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5560 sayılı yasanın 23. maddesiyle 5271 Sayılı Yasa’nın 231. maddesine eklenen 5-14. fıkralar ile de büyükler için kabul edilmiş, aynı yasanın 40. maddesiyle 5395 Sayılı Yasa’nın 23. maddesi değiştirilmek suretiyle, denetim süresindeki farklılık hariç olmak koşuluyla, çocuk suçlular ile yetişkin suçlular hükmün açıklanmasının geri bırakılması açısından aynı koşullara tabi kılınmıştır.

Yetişkin sanıklar yönünden başlangıçta şikayete bağlı suçlarla sınırlı olarak, hükmolunan bir yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezası için kabul edilen bu müessese, 08.02.2008 tarihinde yürürlüğe giren

23.01.2008 gün ve 5728 Sayılı Yasa’nın 562. maddesi ile 5271 sSayılı Yasa’nın 231. maddesinin 5 ve 14. fıkralarında yapılan değişiklik ile hükmolunan iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezaları için uygulanabilir hale getirilmiş, şikayete bağlı suçlarla sınırlı olarak uygulanan bu müessese Anayasa’nın 174. maddesinde güvence altına alınan İnkilap Kanunlarında yer alan suçlar ayrık olmak üzere, tüm suçları kapsayacak şekilde düzenlenmiştir.

Sanık hakkında kurulan mahkumiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, doğurduğu sonuçlar itibariyle karma bir özelliğe sahiptir.

Nitekim, Yargıtay Ceza Kurulu’nun 19.02.2008 gün ve 346-25 sayılı kararında da bu husus; “Sanık hakkında kurulan mahkumiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden ve doğurduğu sonuçlar itibariyle karma bir özelliğe sahip bulunan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, denetim süresi içinde kasten yeni bir suçun işlenmemesi ve yükümlülüklere uygun davranılması halinde, geri bırakılan hükmün ortadan kaldırılarak kamu davasının 5271 sayılı CYY’nin 223. maddesi uyarınca düşürülmesi sonucu doğurduğundan, bu niteliğiyle sanık ile devlet arasındaki cezai nitelikteki ilişkiyi sona erdiren düşme nedenlerinden birisini oluşturmaktadır. Müessesenin yargılama yasasında düzenlenmiş bulunması da onun karma niteliğini değiştirmez” denilmek suretiyle de açıkça vurgulanmıştır.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının koşulları:

a)    Suça ilişkin koşullar;

1-    Yapılan yargılama sonucu hükmolunan cezanın iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezası olması, bu değerlendirme, yeni sistemde cezaların içtimai müessesine yer verilmemesi nedeniyle, her suç yönünden hükmedilen ceza miktarı dikkate alınmak suretiyle yapılacak, sanığın birden fazla suçtan mahkumiyeti halinde, bu mahkumiyetlerin toplamı nazara alınmayacak, ancak bu olgular sanığın suç işleme hususundaki eğilimi yönünden değerlendirilebilecektir.

2-    Suçun, Anayasa’nın 174. maddesinde güvence altına alınan İnkilap Yasalarında yer alan suçlardan bulunmamalıdır.

b)    Sanığa ilişkin koşullar;

1-    Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkum olmamış olması

2-    Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tamamen giderilmesi gerekmektedir.

3-    Mahkemece sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak, sanığın yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate ulaşılması gerekmektedir.

Tüm bu koşulların bulunması halinde, mahkemece hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilecek ve sanık beş yıl süreyle denetimli serbestlik tedbirine tabi tutulacaktır.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konularının incelenmesinde;

1- Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına karşı başvurulabilecek yasa yolu, itiraz mıdır, yoksa temyiz midir?

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması isteminin reddine karar verilmesi halinde hüküm varlık kazanacağından, koşulların varlığı halinde bu hükme karşı başvurulabilecek yasa yolunun temyiz olduğu konusunda bir duraksama bulunmamaktadır.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına karşı başvurulabilecek yasa yolu ise, 5271 sayılı CYY’nin 231. maddesinin 12. fıkrasında açıkça, “itiraz” olarak belirtilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazında, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının konusunu oluşturan suçun, sübutu veya nitelendirilmesinde hataya düşüldüğünden bahisle yapılan başvuruların temyiz niteliğinde olduğu ileri sürülmektedir.

Suç niteliğine yönelik başvurunun temyiz olarak değerlendirilmesi gerektiği yönündeki görüşün kaynağını 4616 sayılı yasa ile ilgili yargısal kararlar oluşturduğundan, bu kararların konuya ilişkin çözüm tarzının gerekçelerini incelemekte yarar bulunmaktadır.

4616 Sayılı Ya s a’da, bu yasa uyarınca verilen kararlara karşı başvurulacak yasa yolunun belirlenmesi ve verilen kararın hüküm niteliğinde bulunmaması karşısında, verilen kararın durma niteliğinde olduğu ve 17.12.1930 gün 23/31 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, durma kararlarına karşı başvurulacak yasa yolunun da itiraz olduğu yargısal kararlarda kabul edilmiş, ancak başvurunun, suçu 4616 Sayılı Yasa kapsamı dışına çıkararak hususlara ilişkin olması halinde ise yasal bir düzenleme bulunmaması nedeniyle istem temyiz olarak değerlendirilmiştir.

Görüldüğü gibi 4616 Sayılı Yasa’daki temyiz ve itiraz ayrımının dayanağı bu konuda yasal bir düzenleme bulunmaması ve bu düzenlemenin hukuki niteliğindendir. Oysa 5271 Sayılı Yasa’nm 231. maddesinde düzenlenen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı, durma kararı niteliğinde değildir. Ceza Genel Kurulu’nun 19.02.2008 gün ve 346-25 sayılı kararında da vurgulandığı üzere bu karar “koşullu bir düşme karan” niteliğinde olup, anılan maddede yasa yolu da açıkça itiraz olarak öngörülmüştür. Koşulların gerçekleşmesi halinde 5271 Sayılı Yasa’nm 223. maddesinde belirtilen düşme kararı verileceğinden ancak bu aşamada hükümlere ilişkin yasa yolu olan, temyiz yasa yoluna başvurulabileceği kabul edilmiştir.

Öte yandan, yargılama sistemimizde temyiz yasa yolu, yalnızca hükümler bakımından kabul edilmiştir. Hükümler ise 5271 sayılı CYY’nin 223. maddesinde sınırlı olarak sayılmış olup, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararları bunlar arasında yer almadıklarından hüküm niteliğinde değildir.

Ceza yargılamasında yasa yolu, tarafların istemlerine göre değil, yasanın sistematiği ve normları dikkate alınarak belirlenmelidir. Yasada, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına karşı başvurulabilecek yasa yolu hiçbir istisnaya yer vermeksizin açıkça itiraz olarak belirtilmiş olmakla, yasanın öngörmediği bir istisnayı yargı kararları ile yaratmak, suçun niteliği veya sübuta yönelik başvuruların, yasa yolunu temyiz olarak değiştireceğini kabul etmek olanaksızdır.

Bu itibarla Cumhuriyet Başsavcılığının, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının konusunu oluşturan suçun, sübutu veya nitelendirilmesinde hataya düşüldüğünden bahisle yapılan başvuruların temyiz niteliğinde olduğuna ilişkin itiraz nedeni yerinde değildir ve reddine karar verilmelidir.

2- Merciince suçun sübutu ve nitelendirilmesi konularında (esasa ilişkin) değerlendirme yapılabilir mi, hükmün içeriğindeki hukuka aykırılıklar bu yolla denetlenebilir mi?

5271 sayılı CYY’nin 271. maddesi uyarınca, mercii tarafından kural olarak evrak üzerinde ve duruşmasız olarak inceleme yapılabilir.

Somut olayda, merciince evrak üzerinde inceleme yapılmış ve kanıt değerlendirmesine girilerek kanıtların, görevi savsama suçunun sübutu için yeterli olmadığı kabul edilip, sanık hakkında beraat kararı verilmiştir. Merciince evrak üzerinde inceleme yapılabildiğinden, itiraza konu karar yönünden yapılacak inceleme de ancak 231. maddenin objektif koşullarının belirlenmesi ile ilgili sınırlı bir inceleme olmalıdır. Duruşmada kanıtlarla doğrudan temas etme olanağı bulunmayan merciini kanıt değerlendirmesi yaparak yeni bir hüküm tesisi, itiraz kurumunun niteliğine aykırı olacaktır. İtiraz merciince, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının koşullarının bulunup bulunmadığına ilişkin bir değerlendirme yapılmadan, bu karara konu olan ve 231. maddenin 5. fıkrası uyarınca henüz hukuki varlık kazanmamış olan hükmün değerlendirilmesi, 231 ve 271. maddelerdeki düzenlemelere aykırıdır. İtiraz merciince, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin karar, 231. maddenin 6. fıkrasında yer alan suça ve sanığa ilişkin objektif uygulama koşullarının var olup olmadığı ile sınırlı olarak yapılmalıdır. Özel Dairece, mercii kararının bu yönde değerlendirilerek, beraat kararı verilmesinin yasaya aykırı bulunması sonucunda bozulmasına karar verilmesi isabetlidir.

Bu itibarla Yargıtay Başsavcılığının, merciince esasa yönelik inceleme yapılabileceğine ilişkin itiraz nedeni yerinde değildir ve reddine karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan Kurul Başkanı ve Üyeler ise, “Belli koşullan taşıyan mahkumiyet hükümlerinin, 231. maddede belirtilen objektif ve sübjektif koşulların gerçekleşmesi halinde hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına konu olacağı nazara alındığında, itiraz merciince, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının koşulların gerçekleşip, gerçekleşmediğinin belirlenebilmesi için öncelikle buna dayanak teşkil eden hükmü, bu müessese ile bağlı olarak tüm yönleriyle (esastan) inceleme zorunluluğu bulunmaktadır. Nitekim öğretide de aynı görüş vurgulanmıştır. Bu nedenle Yargıtay C. Başsavcılığının ikinci itiraz nedeni yerinde olduğundan kabulüne karar verilmesi gerekir,” görüşüyle karşı oy kullanmışlardır.

SONUÇ: Açıklanan nedenlerle;

1-    Yargıtay Başsavcılığı itirazının REDDİNE,

2-    Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına TEVDÎÎNE, 03.02.2009 günü, birinci uyuşmazlık nedeni yönünden oybirliğiyle, ikinci uyuşmazlık nedeni yönünden ise oyçokluğu ile karar verildi.

HAKSIZ TAHRİK UZUN SÜRELİ TUTUKLULUK

HAKSIZ TAHRİK UZUN SÜRELİ TUTUKLULUK

Özet

ÖZET: Haksiz tahrik, failin haksız bir fiilin yarattığı hiddet veya şiddetli eylemin etkisi altında hareket ederek bir suç işlemesini ifade eder ki, bu durumda fail suç işleme yönünde önceden bir karar vermeksizin, dışarıdan gelen etkinin ruhsal yapısında yarattığı karışıklığın sonucu olarak suç işlemeye yönelmektedir.

YARGITAY CEZA GENEL KURULU E: 2011/1-51 K: 2011/42 T: 12/04/11

Temyiz Eden: Re’sen ve katılan vekili

Kasten öldürme, bu suça azmettirme ve kasten öldürmeye yardım etme suçlarından sanıkların yapılan yargılamaları sonunda sanık D.K.’nın 5237 sayılı ACY’nın 81,29, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 15 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, diğer sanıklar Faruk, Mustafa, Abdi, Bilal, Mustafa ve Süphi’nin ise beraatlerine ilişkin Mersin 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 16.11.2006 gün ve 89-549 sayılı, sanık Doğan’ a verilen ceza yönünden re’sen temyize tabi olan hüküm, sanık Doğan ve müdafii ile katılan vekili tarafından da temyiz edilmekle, dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 13.02.2009 gün ve 8066-577 sayı ile;

“..2-) Karar başlığında suç yerinin yazılmamış olması mahallinde giderilebilir eksiklik olarak görülmüş ve bozma nedeni yapılmamıştır.

3-) Toplanan deliller karar yerinde incelenip, sanık Doğan’ın kasten adam öldürmek ve 6136 sayılı kanuna muhalefet suçlarının sübutu kabul, oluşa ve soruşturma sonuçlarına uygun şekilde suçlarının niteliği tayin, takdire ilişen cezayı azaltıcı sebeplerin nitelikleri ve dereceleri takdir kılınmış, savunmaları inandırıcı gerçeklerle reddedilmiş, incelenen dosyaya göre verilen hükümlerde eleştiri ve bozma nedenleri dışında isabetsizlik görülmemiş olduğundan, sanık müdafinin bir nedene dayanamayan ve yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddine,

Ancak;

A-) Sanıklar Süphi Selçuk, Abdi, Faruk, Mustafa, Bilal ve Mustafa’nın haklarında kurulan hükümlerde;

Oluşa ve dosya içeriğine göre; maktulün kız arkadaşı tanık Meral ile sanıklardan Bilal’in arkadaşı tanık Mürvet’in aynı gazinoda çalıştıkları, Mürüvet ile Meral’in arasında anlaşmazlık çıktığı, bu durumu Mürvet’in sanık Bilal’e anlattığı ve olaydan birkaç gün önce Meral’in işine son verildiği, Meral’in bu durumu maktule ilettiği, maktulün de sinirlenerek sanık Faruk’a telefon açıp, ‘gel gazinoya gideceğiz’ dediği, Faruk ve Mustafa’nın yanlarında sanık Doğan olduğu halde maktulle buluştukları, maktulün Süphi ve Bilal’e küfrettiği, sanık Doğan’ın yanlarında işçi olarak çalıştığı sanık Abdi’ye bu olayı ilettiği, bunun üzerine Bilal, Abdi ve Doğan’ın maktulün ve diğer sanıkların bulunduğu yere gelerek, maktulün hep beraber şehir merkezi dışındaki ıssız ormanlık bir yere götürdükleri, sanık Faruk’un soruşturma aşamasında verdiği 24.02.2005 tarihli ifadesindeki anlatımları ile sanık Doğan’ın 25.092006 tarihli oturumda mahkemeye verdiği ve içeriğini kabul ettiği dilekçe içeriği arasındaki uyum, 13.01.2005 tarihli otopsi raporunda maktulün cesedinin muhtelif yerlerinde çok sayıda darp ve cebir izleri bulunduğunun belirtilmesi, sanık Süphi ve Bilal ile maktul arasında kadın meselesinden dolayı husumet bulunması, sanık Doğan’ın Badi ve Bilal’in işçisi olduğu halde olay yerinde bulunan bu sanıkların sanık Doğan’a hiçbir şekilde engel olmadıkları dikkate alındığında, sanıkların en lehine kabul ve yorumla suça yardım eden sıfatıyla katıldıkları anlaşıldığı halde, sanıkların cezalandırılmaları yerine yazılı şekilde beraatlerine karar verilmesi,

B-) Sanık Doğan hakkında kasten adam öldürmek, tehdit ve 6136 sayılı kanuna muhalefet suçlarından kurulan hükümlerde;

a-) Olayın oluşuna ve dosya içeriğine, sanık Doğan’ın 25.09.2006 tarihindeki celsede mahkemeye verdiği dilekçenin içeriği ve mahkemedeki beyanı, sanık Faruk’un soruşturma aşamasında verdiği 24.02.2005 tarihli ifadesindeki anlatımlarına göre, olayda maktulün, sanığa yönelik herhangi bir haksız hareketi bulunmadığı halde,y tahrik hükümleri uygulanarak eksik ceza tayini” isabetsizliklerinden bozulmuştur.

Mersin 1. Ağır Ceza Mahkemesi ise 22.03.2010 gün ve 185-135 sayı ile;

“…..Maktul Ayhan’ın, K…..Bar Gazinosunda çalışan Meral isimli bayanla dost hayatı yaşadığı, sanıklardan Bilal’in bayan arkadaşı olan Eda takma isimli Mürvet’in de aynı gazinoda çalıştığı ve Mürvet ile Meral arasındaki sürtüşme nedeniyle Süphi ve Bilal’in talebi üzerine gazino sahibi Veli tarafından Meral’in işine son verildiği, olay günü maktul Ayhan ile Mustafa ve Faruk’un Bitlis İlinden Mersin’e döndükleri ve hep birlikte maktulün Pozcu’daki evine gittikleri, burada Ayhan’ın dostu Meral’in telefon etmesi üzerine Mustafa ile Faruk’un, maktulü Meral’in oturduğu siteye götürüp bıraktıkları, Mustafa’nın araba ile dolaşmaya çaktığı, Faruk’un da Doğan’ın evine gittiği, Faruk ile Doğan’ın evde bulundukları sırada maktul Ayhan’ın, Faruk’u telefonla arayarak birlikte dostunun işten çıkarıldığı gazinoya gideceklerini söylediği, Ayhan’ın aynı şekilde Mustafa’yı da arayarak araba ile gelip kendisini almasını istediği ve Mustafa ile Ayhan’ın Birlikte araba ile Faruk’u almak üzere Doğan’ın ikamet ettiği yere gittikleri, maktul Ayhan’ın alkollü ve sinirli bir vaziyette Faruk’u uğurlayan Doğan ile konuştuğu ve dostunun işten çıkarılması nedeniyle gıyaplarında gazinocu, Bilal ve Suphi aleyhine küfürler ettiği, Ayhan, Faruk ve Mustafa’nın araba ile ayrılmasından sonra Doğan’ın kahvehaneye giderek orada bulunan Süphi’nin kardeşi Abdi ve Bilal ile görüşerek Ayhan’dan duyduklarını onlara anlattığı, Abdi’nin telefonla Ayhan’ı arayarak Süphi abisine neden küfür ettiğini sorduğu, Ayhan’ın küfür ettiğini kabul etmeyerek Doğan ile yüzleşmek istemesi üzerine göçmen kavşağında buluştukları, buluşma yerine Ayhan’ın arabası ile Ayhan, Mustafa ve Faruk’un Abdi’nin arabası ile de Abdi, Bilal ve Doğan’ın geldikleri, burada Abdi ile Ayhan’ın kendi aralarında biraz konuştuktan sonra Ayhan’ın arabasına binerek dolaşmaya çıktıkları ve G……Restoranın yukarı kısmında durarak konuşmaya devam ettikleri, bu arada Ayhan’ın alkol almaya devam ettiği, Ayhan’a Mustafa’dan, Abdi’ye de Bilal’den telefon gelmesi üzerine bir arada bulunan Mustafa, Faruk, Bilal ve Doğan’ın da Ayhan ile Abdi’nin bulunduğu yere geldikleri, Mustafa’nın telefon görüşmesi nedeniyle arabayı park ettikleri yerde kaldığı, diğerlerinin Ayhan ve Abdi’nin bulunduğu tepelik kısma çıktıkları, Doğan’ı gören maktul Ayhan’ın sen benim arkadaşlarımla aramı mı açmak istiyorsun diyerek küfür ettiği, Doğan’ın da ben duyduğumu söylüyorum, yalan mı söylüyorum diyerek Ayhan’ın arkadaşlarına gıyaplarında küfür ettiğinde ısrar etmesi üzerine maktulün sanık Doğan’a küfür ederek tokat attığı, bunun üzerine maktul ile Doğan’ın boğuşmaya başladıkları, tarafları ayırmak isteyen Faruk’un da Doğan’ın kafa atması sonucu dudağından ve burnundan yaralandığı, boğuşma sırasında sanık Doğan’ın ruhsatsız silahını çekerek 3540 cm. mesafeden maktul Ayhan’ı alnından vurduğu, maktul Ayhan’ın sanık Doğan’ın ayaklarının yanında yere düştüğü, bu kez sanık Doğan’ın yerde yatan maktule yakın mesafeden bir el daha ateş ettiği, olaya müdahale etmek isteyen ve olaya yerinde bulunan diğer sanıklara elinde silah olduğu halde yürüyün, gidiyoruz dediği ve hep birlikte olay yerinden A.S.’nin arabası ile ayrıldıkları, mezarlık civarına geldiklerinde Abdi ve Mustafa’nın ayrılmalarına kimseye bir şey anlatmamaları koşulu ile izin verdiği ve Abdi’nin içinde bulundukları Abdi’ye ait araçla gitmesi üzerine taksici Şükrü’yü çağırdığı, sanık Şükrü geldiğinde olay yerinde cüzdanını düşündüğünü fark eden sanık Doğan’ın taksici Şükrü’den el feneri istediği, el fenerinin olmadığı öğrenmesi üzerine tek başına maktulü öldürdüğü yere gittiği ve döndüğünde cüzdanını bulunduğunu söylediği, taksici Şükrü’nün aracına Doğan, Faruk ve Bilal’in bindiği, Adana istikametine doğru gitmeye başladıkları, yolda iken sanık Doğan’ın tanık polis memuru Hulusi’yi cep telefonundan arayarak Ayhan’ı öldürdüğünü söylediği, Ceyhan İlçesi civarında iken sanık Bilal’in de kimseye bir şey anlatmaması koşulu ile ayrılmasına izin verdiği, Faruk’u bırakmadığı, Şanlıurfa İline geldiklerinde de Faruk’u serbest bıraktığı, Şükrü’nün de Doğan’ı Şanlıurfa’da bırakarak döndüğü, bilahare sanıklardan Mustafa’nın olayın ertesi günü jandarmaya giderek olayı anlattığı ve sanıkların yakalandığı, maktul Ayhan’ı öldürme eylemini sanık Doğan’ın maktulün kendisine küfür etmesi ve tokat atması sonucu hafif tahrik altında tek başına gerçekleştirdiği, olay yerinde bulunan Abdi, Bilal, Mustafa ve Faruk’un öldürme eyleminin icrasını kolaylaştıracak, teşvik edecek veyahut azmettirecek herhangi bir eylemlerinin bulunmadığı, sanıklardan Süphi, Mustafa, Hasan ve Şükrü’nün öldürme olayı sırasında olay yerinde bulunmadıkları gibi Süphi ve Mustafa’nın olay ile bağlantılarının bulunmadığı, Hasan’ın maktulün öldürüldüğü tarihten önce vefat etmiş olması nedeniyle olay yerinde bulunmasının imkansız olduğu, bu nedenle Süphi, Mustafa ve Hasan’ın sanık Doğan’ın gerçekleştirdiği öldürme fiilinin azmettiricisi, yardım ve teşvik edeni konumunda olmayacağı, her ne kadar sanık Doğan’ın sanık Mustafa’yı ‘bu olaydan kimseye bahsetme yoksa seni öldürürüm’ diyerek silahla tehdit ettiğinden bahisle şartlı tehdit suçundan cezalandırılması talep edilmiş ise de sanık Doğan’ın aksi kanıtlanamayan ve diğer sanıkların da teyit edici beyanlarına göre sanık doğan’ın sadece olaydan kimseye bahsetmemelerini istediği, ayrıca sanık Doğan’ın taksi sürücüsü sanık Şükrü’yü silahla ölümle tehdit ettiğinden bahisle cezalandırılması talep edilmiş ise de, atılı suçu işlediğine dair cezalandırılmasına yeterli, her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil elde edilmediği, sanık Şükrü’nün suç faillerini ve delillerini saklama suçunu işlediğine dair öldürme olayını duymadığına ilişkin aksi kanıtlanamayan savunması haricinde delil bulunmadığı, her ne kadar sanık Doğan son celselerde, önceki savunmalarından vazgeçerek maktulü öldürme eylemini Bilal Ç……ile Mustafa’nın gerçekleştirdiğini ve para karşılığı suçu üstlendiğini savunmuş ise de, atılı suçu tek başına işlediğine dair hakim huzurundaki ikrarları, diğer sanıkların bunu doğrulayan beyanları, Mustafa’nın maktulü öldürme sebebinin bulunmaması gibi maktulün yakın arkadaşı olması ve ayrıca Bülen (Bilal)’in kız arkadaşı Mürvet ile maktul Ayhan’ın dostu Meral arasındaki sürtüşmeden dolayı bu olayın meydana gelmesi nedeniyle olayın müsebbibinin Bülen (Bilal) olduğunu düşünmesi nedeniyle kendisinin boğuşma sırasında maktulü kazaen vurduğuna ilişkin savunmasını desteklemeyen ve ikinci kez yerde yatan maktule ateş ettiğini söyleyen bu sanıkların olayı gerçekleştirdiğini idda ettiği düşünülerek sanık Doğan’ın azmettirme, yardım ya da teşvik olmaksızın eylemi tek başına gerçekleştirdiği düşünülmüştür.

Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin bozma ilamında Süphi, Abdi, Faruk, Mustafa, Bilal ve Mustafa’nın en lehe kabul ve yorumla suça yardım eden sıfatıyla katıldıkları kabul edilerek cezalandırılmalarının gerektiği belirtilmiş ise de; mahkememize bu görüşe katılmak mümkün görülmemiştir. Çünkü yukarıda da ayrıntılı şekilde açıklandığı üzere sanıklardan Mustafa ve Faruk maktulün en yakın arkadaşlarıdır. Olay öncesi ve olay yerine gelinceye kadar maktul sürekli olarak Mustafa ve Faruk ile aynı arabada olup, Abdi ile birlikte yalnız olduğu zamanda da Faruk ve Mustafa ile telefon aracılığı ile sürekli irtibat halindedir. Tüm sanıkların aşamalarda da değişmeyen tüm ifadelerine göre Mustafa maktulün öldürülmesi sırasında olay yerinde yoktur. Olay yerine Bilal, Faruk ve Doğan ile birlikte geldiklerinde Mustafa arabayı park ettiği sırada kendisine gelen telefon üzerine geride kalmış, diğerleri maktul ile Abdi S.’nin bulunduğu ormanlık alandaki G.Restoranın üst tarafındaki piknik alanın bulunduğu, tepelik kısma çakmışlardır. Maktulün kız arkadaş Meral’in işten çıkarılmasına Bilal ve Süphi’nin sebep olduğu kabul edilerek maktul ile Bilal ve Süphi arasında husumet oluştuğu kabul edilse bile Süphi ve Bilal’in maktul Ayhan’ı öldürmek için sanık Doğan’ı azmettirdiklerine dair hiçbir delil bulunmamaktadır. Azmettirme ile ilgili olarak sanıklar ya da tanıklar hiçbir aşamada bu şekilde bir beyanda bulunmadıkları gibi sanık Doğan’ın sonradan değiştirdiği (mahkememizce itibar edilmeyen) ifadesinde bile sanık Süphi’nin kendisini azmettirdiğine dair bir beyanda bulunmamış, sadece olayın Bilal’in kız arkadaşı Mürvet ile maktulün kız arkadaşı Meral’in sürtüşmesi sonucunda bu noktaya geldiğini düşünerek, bir anlamda bu olayın meydana gelmesine Bilal’in sebebiyet verdiğini düşünerek maktulü bilal’in öldürdüğü şeklinde bir savunma değişikliği yapmıştır. Sanık Abdi ile ilgili olarak tüm aşamalarda tüm sanıklar Doğan’ın maktulü vurması üzerine ‘ne yaptın, biraz dövüp ders verecektik’ tarzında tepkide bulunduğunu beyan etmişlerdir. Hatta sanık Doğan mahkememize hitaben yazdığı ve öldürme olayını Bilal ile Mustafa’nın gerçekleştirdiğini iddia ettiği dilekçesinde dahi Bilal ile Mustafa’nın maktul Ayhan’ı dövdükleri sırada Abdi’nin ‘yapmayın’ diyerek dövme olayına engellemeye çalıştığını beyan etmektedir.

Ayrıca sanık Mustafa Bilal’in kardeşi olması dışında olayda methali bulunmamaktadır. Bilal haricindeki tüm sanıklar Mustafa ‘yı tanımadıklarını ve onun olay mahallinde bulunmadığını beyan etmektedirler. Sanık Mustafa’da olay tarihinde kendisinin Kilis-Gaziantep arasındaki şantiyede çalışmakta olduğunu savunduğu ve bu savunmalarının da aksi kanıtlanamadığına göre Mustafa’nın beraatına karar vermek gerekmiştir.

Yargıtay 1. Ceza Dairesi olayda maktulün sanığa yönelik herhangi bir haksız hareketinin bulunmadığı görüşünde ise de; sanıklar Doğan, Faruk, Abdi, Bilal ve Mustafa’nın aksi kanıtlanamayan savunmalarına göre, maktul Ayhan’ın kız arkadaşı Meral’in işten çıkartılması sebebiyle Süphi ve Bilal’e Doğan’ın yanında iken küfür ettiği, Doğan’ın bu durumu Abdi ve Bilal’e anlattığı, bu olayın açıklığa kavuşması, Ayhan ile Doğan’ın yüzleştirilmesi amacıyla olay mahalline gelindiğinde Ayhan’ın Süphi ve Bilal’e küfür ettiğini kabul etmemesi nedeniyle doğan ve maktul arasında ağız münakaşası olduğu ve maktulün ‘sen bizim aramızı açmak mı istiyorsun’ diyerek Doğan’a küfür edip tokat atması üzerine, Doğan’ın aniden silahını çekip maktul Ayhan’ı vurduğu sabittir. Olayın aniden gelişmesi ve sanık Doğan belindeki tabancayı çekip Ayhan’ı vurması eylemini diğer sanıkların önceden öngörmesi ve sanık Doğan’ı engellemelerinin bu sanıklardan beklenmeyeceği, kaldı ki sanık Doğan’a önce Ayhan tabanca ile vurmuş olması ve halen elinde tabanca bulunması nedeniyle diğer sanıkların bu duruma müdahale etmelerinin hayatın olağan akışına ters olduğu, bu nedenle de sanık Doğan lehine haksız tahrik hükümlerinin uygulanması ve diğer sanıkların da adam öldürmeye iştirak suçlarından beraatlerine karar verilerek önceki hükümde direnilmesine karar vermek gerekmiştir” gerekçesiyle ilk hükümde direnmiştir.

Sanık Doğan’ın hakkında kasten öldürme suçundan verilen ceza yönünden re’sen temyize tabi olan hükmün katılan vekili tarafından da temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay C.Başsavcılığının sanıklar Süphi ve Mustafa hakkında “onama”, diğer sanıklar hakkındaki hükümler açısından ise “bozma” istekli 21.02.2011 gün ve 33773 sayılı tebliğnamesi ile Yargıtay birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

CEZA GENEL KURULU KARARI

Maktul Ayhan’ı 13.01.2005 tarihinde kasten öldürme suçundan sanık Doğan’ın lehe olduğu kabul edilen 5237 sayılı TCY’nın 81,29,62 ve 53. maddeleri uyarınca 15 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına diğer sanıklar Faruk, Mustafa, Abdi, Selçuk, Bilal, Mustafa ve Süphi’nin ise beraatlerine karar verilen somut olayda, Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar;

1-) Sanık Doğan hakkında haksız tahrik hükümlerinin uygulanmasında isabet bulunup bulunmadığının,

2-) Sanıklar Faruk, Süphi, Abdi, Bilal, Mustafa ve Mustafa’nın kasten öldürme suçuna yardım eden olarak katılıp katılmadıklarının belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya içeriğinden;

13.01.2005 tarihinde Mersin İli Gözne Yolunda Gönül isimli restoranın yakınlarındaki ormanlık alanda ölü olarak bulunan maktulün başında iki adet ateşli silah yarasının tespit edildiği, mermilerden birinin alnın solundan girip kafa sol arka yan kısmından çıktığı ve 35-40 cm. mesafeden yapılmış atış sonucu gerçekleştirilebileceği, diğer atışın ise ağız içerisinden yapılmış olduğu ve bu atışa ait bir adet mermi çekirdeğinin kafa içerisinden otopsi sırasında çıkarıldığı, maktulün sol göz etrafında ve burun sırtında solda 1×2 cm. ebatlarında ekimozun, sağ diz üstünde 1 cm., sol bacak ön tarafta aynı hat üzerinde 1×0,5 cm. ile 1,5×3 cm. ebatlarında değişen 5 adet taze sıyrığın yer aldığı, olay yerinden elde edilen 7.65 mm çapındaki iki adet boş kovanın aynı silahtan atıldıkları, maktulün kanında %156 mgr. Alkol bulunduğu, Mersin Emniyet Müdürlüğü’nde görevli Polis memuru Hulusi tarafından düzenlenen 13.01.2005 tarihli rapora göre; suç işlemeye meyilli bir kişi olarak bilinen sanık Doğan isimli şahsın gece 01.53 ve 01.59 sıralarında kendisini cep telefonundan arayarak “ben Ayhan’ı öldürdüm, sizinle görüşebilir miyim, kafam çok iyi gelip size teslim olacağım” dediği, Adana Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi’nin 14.12.2005 gün ve 13775 sayılı raporuna göre; sanık Doğan’ın cezai ehliyetinin tam olduğu, Tüm dosya içeriğindeki delillerden; sanıklardan Mustafa’nın cezaevinde iken tanıştığı maktul ile tahliye edildikten sonra da arkadaş olduğu ve aynı evi paylaştıkları, sanık Faruk’un da maktulün arkadaşı olduğu, olay günü hep birlikte gitmiş oldukları Bitlis İlinden yine birlikte aynı araçla Mersin İline döndükleri, sanıklar Faruk ve Mustafa’nın maktül Ayhan’ı birlikte yaşadığı ve bir gazinoda şarkıcı olarak çalışmakta olan tanık Meral’in evine bıraktıkları, bundan bir süre önce Meral’in aynı gazinoda çalışmakta olan Mürvet isimli bir bayanla aralarında anlaşmazlık çıktığı, Mürvet isimli bayının bu durumu arkadaşı sanık Bilal’e anlatması üzerine sanıklar Bilal ve Süphi’nin gazino sahibi tanık Veli’ye baskı yapması sonucu Meral işten çıkarıldığı, olay gecesi Meral’in evine gittiğinde bu durumu öğrenen ve aşırı derecede alkollü olan maktulün sanık Süphi’ye telefon ederek sanıklar Süphi ve Bilal’e yönelik tehdit ve hareket içeren sözler sarf ettiği, ardından telefonla irtibat kurduğu sanık Mustafa’nın araba ile gelerek maktulü Meral’in evinden aldığı, birlikte o sarıda sanık Doğan’ın evinde olan sanık Faruk’u aldıkları, bu sırada birbiriyle tanışmakta olan sanık Doğan ile maktulün bir süre konuştukları, maktulün sanıklar Bilal ve Süphi’ye ilişkin küfür ve tehdit içeren sözleri sanık Doğan’ın yanında da söylemeye devam ettiği, sanık Doğan’ın bu sözleri sanıklar Abdi ve Bilal ilettiği, maktulün gazino sahibi tanık Veli’ye telefon ederek Meral’in neden işten çıkarıldığını sorduğu ve gazinoya gitmek üzere yola çıktıkları, bu sırada sanık Süphi’nin kardeşi olup aynı zamanda maktulü de tanıyan sanık Abdi’nin maktule telefon ederek buluşmak istediği, sanık Abdi’nin sanıklar Doğan ve Bilal ile birlikte gelerek araçla yol kenarında beklemekte olan maktul ve sanıklar Mustafa ile Faruk’un yanına geldiği, sanık Abdi’nin maktulün aracına bindiği, sanıklar Mustafa ile Faruk’un da sanıklar Bilal ile Doğan’ın bulunduğu araca geçtikleri, sanık Abdi ile maktulün kullandığı araç ile Gözne Yolu olarak isimlendirilen mevkideki ormanlık alana gittikleri ve konuşmaya başladıkları, bir süre sonra buraya diğer sanıklar Mustafa, Faruk, Doğan ve Bilal’in de geldiği, burada sanık Doğan’ın maktulü sanıklar Süphi ve Bilal’e yönelik sözleri nedeniyle dövmeye başladığı, maktulün bunun üzerine sanık Doğan’a bugüne kadar kendisine maddi yardımda bulunduğuna ilişkin sözler söyleyerek sövdüğü, sanıklar Abdi ve Bilal’in birlikte işlettikleri kahvehanede çalışan sanık Doğan’ın ruhsatsız tabancasıyla otopsi raporuna göre 35-40 cm. mesafeden maktulün başına ateş ettiği, bununla da yetinmeyerek maktulün ağzının içinde bir el daha ateş ederek maktulün ölümüne neden olduğu, olay sırasında sanıklar Mustafa ve Faruk’un sanık Doğan’ın saldırgan davranışları nedeniyle maktulün öldürülmesine engel olamadıkları, olaydan sonra sanık Doğan’ın sanık Mustafa’yı olayı kimseye anlatmaması konusunda tehdit ederek gitmesine izin verdiği, sanıklar Abdi, Bilal ve doğan’ın bir araya gelerek yaptıkları durum değerlendirmesi sonucu verdikleri karar gereği hakkındaki beraat hükmü kesinleşen Şükrü’nün kullanmakta olduğu ticari taksi ile sanıklar Doğan, Bilal ve Faruk’un Adana istikametine doğru yola çıktıkları, sanık Bilal’in Ceyhan İlçesinde araçtan indiği, sanık Doğan’ın sanık Faruk Şimşek’in gitmesine izin vermediği, sanık Doğan’ın yolda telefonla Mersin Emniyet Müdürlüğü’nde çalışmakta olan polis memuru tanık Hulusi G..’yi arayarak maktulü öldürdüğünü ve gelip teslim olacağını söylediği, sanıkların ticari taksi ile Şanlıurfa’ya gittikleri, burada bir süre saklandıktan sonra bir yolunu bulan sanık Faruk sanık Doğan’nın yanından ayrılarak Mersin İline döndüğü ve kolluğa gelerek teslim olduğu, sanık Doğan’ın da olaydan uzun bir süre sonra 21.04.2005 günü Mersin’e gelmekte olduğu sırada otobüste kolluk görevlilerince yakalandığı, sanıklar Süphi ve Mustafa’nın olay yerinde olduklarına ve maktulün öldürülmesi suçuna katıldıklarına ilişkin bir kanıtın bulunmadığı, Anlaşılmaktadır.

Haksız tahrik 765 sayılı TCY’nın 51 ve 5237 sayılı TCY’nın 29. maddelerinde ceza sorumluluğunu azaltan neden olarak düzenlenmiştir. Her iki düzenleme arasındaki fark, 765 sayılı TCY’da tahrikin hafif ve ağır olmak üzere iki şeklinin öngrülmesi, 5237 sayılı TCY’da ise bu ayrımın kaldırılmış olmasıdır. Her iki düzenlemenin ortak yanı ise, suçun, haksız bir eylemin doğurduğu öfke veya elemin etkisi altında kalınarak işlenmesi halinde, failin cezasından tahrik nedeniyle indirim yapılmasıdır.

Haksız tahrik, failin haksız bir fiilin yarattığı hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında hareket ederek bir suç işlemesini ifade eder ki, bu durumda fail suç işleme yönünde önceden bir karar vermeksizin, dışarıdan gelen etkinin ruhsal yapısında yarattığı karışıklığın sonucu olarak suç işlemeye yönelmektedir.

Yerleşmiş yargısal kararlarda kabul edildiği üzere, gerek fail gerekse, maktulün karşılıklı haksız davranışlarda bulunması halinde, tahrik uygulamasında kural olarak, haksız bir eylem ile maktulü tahrik eden fail, karşılaştığı tepkiden dolayı tahrik altında kaldığını ileri süremez. Ancak maruz kaldığı tepki, kendi gerçekleştirdiği eylemle karşılaştırıldığında aşırı bir hal almışsa, başka bir deyişle tepkide açık bir oransızlık varsa, bu tepkinin artık başlı başına haksız bir nitelik alması nedeniyle fail bakımından haksız tahrik oluşturduğu kabul edilmelidir.

Karşılıklı tahrik oluşturan eylemlerin varlığı halinde, fail ve maktulün tahrik oluşturan haksız davranışları birbirine oranla değerlendirilmeli, öncelik-sonralık durumları ile birbirlerine etki-tepki biçiminde gelişip gelişmedikleri göz önünde tutulmalı, ulaştıkları boyutlar, vahemet düzeyleri, etkileri ve dereceleri gibi hususlar dikkate alınmalı, buna göre; etki-tepki arasında denge bulunup bulunmadığı gözetilerek, failin başlangıçtaki haksız davranışına gösterilen tepkide aşırılık ve açık bir oransızlık saptanması halinde, failin haksız tahrik hükümlerinden yararlandırılması yoluna gidilmelidir.

Yardım etme, suçun işlendiği tarihte yürürlükte bulunan 765 sayılı TCY’nın 65. maddesinde;

“I – Suç işlemeğe teşvik veya suçu irtikap kararını takviye ederek yahut fiil işledikten sonra muzaharet ve muavenette bulunacağını vadeyleyerek,

II    – Suçun ne suretle işleneceğine mütaallik talimat vererek yahut fiilin işlenmesine yarayacak işe veya vasıtaları tedarik ederek,

III    – Suç işlenmeden evvel veya işlendiği sırada müzaharet ve muavenetle icrasını kolaylaştırarak suça iştirak eden şahıs, işlenmiş fiile mahsus olan ceza ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezası ise yirmi yıldan, müebbet ağır hapis cezası ise on altı yıldan aşağı olmamak üzere ağır hapis cezası ile cezalandırılır. Sair hallerde kanunen muayyen olan cezanın yarısı indirilir.

Bu maddede yazılı fiillerden birini işleyen kimsenin iştiraki inzimam etmeksizin fiilin irtikabı mümkün olmayacağı sabit olan hallerde o kimse yukarıda gösterilen tenzilattan istifade edemez” şeklinde düzenlenmiştir.

01 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Yasasında suça iştirakte, faillik ve şeriklik ayrımı öngörülmüş, azmettirme ve yardım etme şeriklik kavramı içinde değerlendirilmiştir.

“Yardım etme” 5237 sayılı 39. maddesinde; “(I) Suçun işlenmesine yardım eden kişiye, işlenen suçun ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirmesi halinde, on beş yıldan

Yirmi yıla; müebbet hapis cezasını gerektirmesi halinde, on yıldan on beş yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hallerde cezanın yarısı indirilir. Ancak, bu durumda verilecek ceza sekiz yılı geçmez.

(2) Aşağıdaki hallerde kişi işlenen suçtan dolayı yardım eden sıfatıyla sorumlu olur:

a)    Suç işlemeye teşvik etmek veya suç işleme kararını kuvvetlendirmek veya fiilin işlenmesinden sonra yardımda bulunacağını vaat etmek.

b)    Suçun nasıl işleneceği hususunda yol göstermek veya fiilin işlenmesinde kullanılan araçları sağlamak.

c)    Suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırmak” şeklinde, “Bağlılık kuralı” da Yasanın 40. maddesinde; “(1) Suça iştirak için kasten ve hukuka aykırı işlenmiş bir fiilin varlığı yeterlidir. Suçun işlenişine iştirak eden her kişi, diğerinin cezalandırılmasını önleyen kişisel nedenler göz önünde bulundurmaksızın kendi kusurlu fiiline göre cezalandırılır.

(2)    Özgü suçlarda, ancak özel faillik niteliğini taşıyan kişi fail olabilir. Bu suçların işlenişine iştirak eden diğer kişiler ise azmettiren veya yardım eden olarak sorumlu tutulur.

(3)    Suça iştirakten dolayı sorumlu tutulabilmek için ilgili suçun en azından teşebbüs aşamasına varmış olması gerekir” biçiminde düzenlenmiştir.

Suçun icrasına iştirak etmekle birlikte, işlenişine bulunduğu katkının niteliği gereği yasal tanımdaki fiili gerçekleştirmeyen diğer suç ortaklarına “şerik” denilmekte olup, 5237 sayılı TCY’nda şeriklik, azmettirme ve yardım etme olarak iki farklı şekilde düzenlenmiştir. Buna göre, yasal tanımdaki fiili gerçekleştirmeyen veya özel faillik vasfını taşımadığı için fail olmayan bir suç ortağı, gerçekleşen fiilden Yasanın 40. maddesinde düzenlenen bağlılık kuralı uyarınca sorumlu olmaktadır.

TCY’nin 39/2. maddesindeki düzenlemeye göre, yardım etme; maddi yardım ve manevi yardım olarak ikiye ayrılmaktadır.

1-    Maddi yardım: bir suçun işlenmesine maddi yardımda bulunma çok çeşitli şekillerde ortaya çıkmakla birlikte maddede;

a- Suçun işlenmesinde kullanılan araçları temin etmek,

b- Suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında maddi yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırmak olarak sayılmıştır.

2-    Manevi yardım ise:

a)    Suç işlemeye teşvik etmek,

b)    Suç işleme kararını kuvvetlendirmek,

c)    Suçun işlenmesinden sonra yardımda bulunmayı vaad etmek,

d)    Suçun nasıl işleneceği konusunda yol göstermek, şeklinde belirtilmiştir.

Diğer taraftan, ceza yargılamasının en önemli ilkelerinden biri olan “in

dubio pro reo” yani “kuşkudan sanık yararlanır” kuralı uyarınca, sanığın bir suçtan cezalandırılmasının temel koşulu, suçun kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesine bağlıdır. Gerçekleşme şekli kuşkulu ve tam olarak aydınlatılmamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkumiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkumiyeti, yargılama sürecinde toplanan kanıtların bir kısmına dayanılarak ve diğer bir kısmı göz ardı edilerek ulaşılan ihtimali kanıya değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermeyecek açıklıkta olmalıdır. Yüksek de olsa bir olasılığa dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan, varsayıma dayalı olarak hüküm vermek anlamına gelir. O halde ceza yargılamasında mahkumiyet, büyük veya küçük bir olasılığa değil, her türlü kuşkudan uzak bir keskinliğe dayanmalıdır. Adli hataların önüne geçilmesinin tek yolu budur.

Yapılan bu açıklamalardan sonra uyuşmazlık konularının çözümlenebilmesi için aşağıdaki şekilde ayrı ayrı ele alınması gerekmektedir.

1-    Sanık Doğan hakkında haksız tahrik hükümlerinin uygulanmasının gerekip gerekmediği:

Sanıklar Abdi ve Bilal işlettiği kahvehanede çalışan sanık Doğan’ın olaydan önce maktulün Süphi ve Bilal’e yönelik söylediği sözler nedeniyle maktul Ayhan’ı öldürmeye karar verdiğinin anlaşılması karşısında, öldürme kararının verilmesine kadar geçen zamanda maktulün sanık Doğan’a yönelik tahrik oluşturabilecek herhangi bir haksız davranışının bulunmadığının kabulü gerekmektedir. Maktulün sanıklar Süphi ve Bilal’e yönelik sözlerinin ise sanık Doğan açısından haksız tahrik oluşturmayacağı açıktır.

Kaldı ki, Gözne Yolu Mevkiindeki ormanlık alanda sanık Doğan’ın maktulü dövmeye başlaması üzerine maktulün de karşılık olarak sanık Doğan’a bugüne kadar maddi yardımda bulunduğuna ilişkin sözler söyleyerek sövdüğü, sanık Doğan’ın da bundan sonra biri ağzının içinden olmak üzere başına iki el ateş ederek maktulü kasten öldürdüğü düşünüldüğünde, böyle bir kabule bile maktulü dövmesi nedeniyle ilk haksız hareketin sanık Doğan tarafından gerçekleştirildiği ortadadır.

Bu nedenle, yerel mahkeme hükmünde sanık Doğan hakkında haksız tahrik hükümlerinin uygulanması suretiyle eksik ceza tayin edilmesi isabetli değildir.

Bununla birlikte, yerel mahkemece sanık hakkında lehe yasa değerlendirmesi haksız tahrik hükümleri göz önüne alınarak yapıldığından, ortaya çakan bu yeni durum nedeniyle lehe olan yasanın yeniden belirlenmesinde de zorunluluk bulunmaktadır.

Sanık Doğan hakkındaki çoğunluk görüşüne katılmayan bir kısım Genel Kurul Üyesi; “sanık hakkında haksız tahrik hükümlerinin uygulanmasında dosya içeriğine göre bir isabetsizlik olmadığından yerel mahkeme hükmünün onanması gerektiği” düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.

2-    Sanıklar Faruk ve Mustafa’nın maktulün kasten öldürülmesi suçuna yardım eden olarak katılıp katılmadıkları:

Sanıklar Faruk ve Mustafa’nın maktulün öldürülmesinden önce ve sonraki bazı davranışları maktulün öldürülmesi eylemine yardım eden olarak katıldıkları yolunda bir kanaat doğmasına neden olmakta ise de; maktul ile samimi arkadaş olmaları, olay günü birlikte Bitlis İlinden Mersin İline aynı araç içinde gelmeleri, sanık Mustafa’nın maktulün şöförlüğünü yapması, aralarında maktulün öldürülmesini istemelerini gerektirecek bir nedenin bulunmaması, olay öncesinde diğer sanıkların yer aldığı gruba karşı maktul ile birlikte hareket etmiş olmaları, olay sırasında ve sonrasında sanık Doğan’ın etrafa ve bu sanıklara yönelik saldırgan davranışları gibi hususlar dosya içeriği ile birlikte değerlendirildiğinde, sanıklar Faruk ve Mustafa’nın maktulün kasten öldürülmesi olayına yardım eden olarak katıldıkları kuşku boyutunda kalmakta ve sübuta ermemektedir.

Bu itibarla, yerel mahkeme direnme hükmü sanıklar Faruk ve Mustafa hakkında verilen beraat kararı yönünden isabetlidir.

Sanıklar Faruk ve Mustafa hakkındaki çoğunluk görüşüne katılmayan bir kısım Genel Kurulu Üyesi; “sanıkların olay öncesinde, olay sırasında ve olay sonrasında davranışları göz önüne alındığında kasten öldürme suçuna yardım eden olarak katıldıkları sabit olduğundan yerel mahkeme hükmünün bu sanıklar yönünden bozulması gerektiği” düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.

3-    Sanıklar Süphi’nin kasten öldürme suçuna azmettiren ya da yardım eden, sanık Mustafa’nın ise yardım eden olarak katılıp katılmadığı: Sanık Abdi’nin ağabeyi olan sanık Süphi’nin maktulün bayan arkadaşı Meral’in şarkıcı olarak çalıştığı gazinodaki işinden, gazinonun sahibine baskı yapmak suretiyle atılmasına neden olduğu, maktulün de bayan arkadaşının işten çıkarılmasının sorumlusu olarak gördüğü sanık Süphi’ye olay öncesinde hakaret ettiği anlaşılmakta ise de, bu sanığın maktulün öldürülmesi konusunda diğer sanıkların azmettirdiği ya da kasten öldürme suçuna yardım ettiğine dair cezalandırılmasına yeterli kanıt bulunmayın bu husus kuşku boyutunda kaldığından, sanık Bilal’in kardeşi olan sanık Mustafa’nın ise öldürme suçuna yardım ettiğine dair savunmalarının aksini kabule elverişli hiçbir kanıt elde edilemediğinden yerel mahkemece anılan sanıklar hakkında beraat kararı verilmesi isabetlidir.

4-    Sanıklar Abdi ve Bilal’in kasten öldürme suçuna yardım eden olarak katılıp katılmadıklarına ilişkin uyuşmazlığın değerlendirilmesine gelince;

Sanıklar Abdi ve Bilal’in, sanık Doğan’ı maktulü öldürmesi konusunda azmettirdikleri yolunda yeterli kanıt bulunmamakta ise de, birlikte işlettikleri hahvehanede çalışan sanık Doğan’ın, olay öncesinde Abdi’nin ağabeyi Süphi ile Bilal’e yönelik sözleri nedeniyle maktulü öldürmeye karar verdiği, hatta maktulün sözlerini bu kişilere ilettiği, sanıklar Abdi ile Bilal’in de maktülü öldürmeye karar veren sanık Doğan’ın öldürme kakarını takviye ettikleri anlaşıldığından, eylemlerinin her iki TCY kapsamında da kasten öldürmeye yardım etme suçunu oluşturduğunun kabulü gerekmektedir. Bu nedenle sanıklar Abdi ve Bilal’in kasten öldürmeye yardım etme suçundan lehe yasa değerlendirmesi de yapılarak cezalandırılmalarına karar verilmesi gerekirken, yerel mahkemece beraatlerine karar verilmesinde isabet bulunmamaktadır.

Sanıklar Abdi ve Bilal hakkındaki çoğunluk görüşüne katılmayan bir kısım Ceza Genel Kurul Üyesi; “sanıkların maktulün kasten öldürülmesi suçuna yardım ettikleri hususu dosya içeriği karşısında kuşkulu olduğundan yerel mahkeme hükmünün bu sanıklar yönünden onanması gerektiği” düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.

Sonuç olarak:

Sanıklar Faruk, Mustafa, Süphi ve Mustafa hakkında verilen beraat kararları isabetli bulunduğundan yerel mahkeme direnme hükmünün bu sanıklara ilişkin olarak onanmasına sanık Doğan hakkındaki hükmün haksız tahrik indirimi yapılması, sanıklar Abdi ve Bilal hakkındaki hükümlerin ise kasten öldürme suçuna yardım eden olarak katılmalarına karşın beraatlerine karar verilmesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.

Sanık doğan hakkındaki hükmün Ceza Genel Kurulu’nca bozulmasına karar verilmiş olması karşısında, 22.04.2005 tarihinden bu yana tutuklu olan sanığın tutukluluk durumunun 5271 sayılı CYY’nın 102/2. maddesi uyarınca değerlendirilmesi zorunluluğu ortaya çıkmıştır.

5271 sayılı CYY’nın “Tutuklulukta geçecek süre” başlıklı 102. maddesi;

“(1) Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerçekleri gösterilerek altı ay daha uzatılabilir.

(2)    Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçmez.

(3)    Bu maddede öngörülen uzatma kararları, Cumhuriyet savcısının, şüpheli veya sanık ile müdafiinin görüşleri alındıktan sonra verilir” şeklinde olup, ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlar bakımından maddede yazılı süreler 5320 sayılı Yasanın 5739 sayılı Yasa ile değiştirilen 12. maddesi uyarınca

31.12.2010 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Maddedeki düzenlemeye göre; ağır ceza mahkemesinin görev alanına girmeyen suçlarda tutukluluk süresi bir yılı, zorunluluk halindeki uzatmalar ile birlikte en çok bir yıl altı ay, Ağır Ceza Mahkemesi’nin görev alanına giren suçlar bakımından iki yılı, zorunlu hallerdeki uzatmalar ile birlikte ise en çok beş yılı geçmeyecektir. 5271 sayılı CYY’nın 252/2. maddesi uyarınca, aynı yasanın 250/1-c maddesinde sayılan suçlar bakımından tutukluluk süreleri iki kat olarak uygulanacağından, bu suçlarda tutukluluk süresi zorunlu hallerdeki uzatmalar ile birlikte on yıldan fazla olamayacaktır.

Ancak anılan maddede belirtilen tutukluluk sürelerinin hesabında yerel mahkeme tarafından hüküm verilinceye kadar geçen süre dikkate alınmalı, buna karşın yerel mahkeme tarafından hükmün verilmesinden sonra tutuklu sanığın hükmen tutuklu hale gelmesi nedeniyle temyizde geçen süre hesaba katılmamalıdır. Zira, hakkında mahkumiyet hükmü kurulmakla sanığın altılı suçu işlediği yerel mahkeme tarafından sabit görülmekte ve bu aşamadan sonra tutukluluğun dayanağı mahkumiyet hükmü olmaktadır. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de AİHS’nin 5.maddesinin uygulamasına ilişkin olarak verdiği kararlarda tutuklulukla ilgili makul sürenin hesabında, ilk derece mahkemesinin mahkumiyet hükmünden sonra geçen süreyi dikkate almamaktadır.

Somut olayda, 22.04.2005 tarihinde tutuklanan sanık Doğan’ın Ceza Genel Kurulu’ndaki inceleme tarihi itibarıyla CYY’nın 102/2. maddesinde belirtilen beş yıllık tutukluluk süresinin dolduğu ve bu nedenle tahliyesine karar verilmesi gerektiği ileri sürülebilecek ise de, yerel mahkemenin hüküm tarihi olan 22.03.2010 tarihinde henüz beş yıllık sürenin dolmamış bulunması ve temyiz aşamasında geçen sürenin maddede yazılı azami tutukluluk süresinin hesabında dikkate alınmayacak olması nedeniyle, yasal olarak tahliyesine karar verme zorunluluğu bulunmamaktadır.

Bu itibarla, hakkındaki hükmün aleyhe bozulmuş olması da göz önüne alındığında sanık Doğan’ın tutukluluk halinin devamına karar verilmelidir.

Tutukluluğun devamına ilişkin çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyesi H. Y. Aktan; “Koruma tedbirlerinden tutuklamanın süresi Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 102. maddesinde düzenlenmiştir. Madde ‘Tutuklulukta geçecek süre’ başlığını taşımaktadır. Ağır Cezalık suçlara ilişkin süre, maddenin ikinci fıkrasında ‘Ağır Ceza Mahkemesi’nin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçmez.’ Şeklindedir.

Koruma tedbiri olması göz önüne alındığında tutuklamanın ancak şüpheli/ sanık statüsüyle ilgili olduğu açıktır. CMK’nın 2. maddesinin 1. fıkrası; “a) şüpheli soruşturma evresinde, suç şüphesi altında bulunan kişiyi, b) Sanık: Kovuşturmanın başlamasından itibaren hükmün kesinleşmesine kadar, suç şüphesi altında bulunan kişiyi’ tanımlamaktadır.

Anılan normatif düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde tutuklama ve buna ilişkin uzatma sürelerinin içine ilk derece mahkemesi ile Yargıtay’da geçecek sürelerin dahil olduğu tartışmasızdır. Düzenlemeden de görüleceği üzere ana süre iki yıl, uzatma süresi ise üç yıldır. Tutukluluk süresi denildiğinde münhasıran ana süre anlaşılmalıdır. Maddenin yazımından çıkan budur. Öte yandan uzatma süresine ayrıca ‘zorunlu hallerde’ denilmek suretiyle ilave koşul getirilmiştir. Bu nedenle de ‘uzatma süresi’ daha sıkı koşullara bağlanmıştır. Muhakeme hukukunda kıyas olanaklı ise de özgürlükler bakımından bu kuralın sınırı vardır. Sınırlayıcı ve istisnai hükümlerde kıyas yasak olduğu gibi koruma tedbirlerinin kanuniliği ilkesi nedeniyle de kıyas olanaksızdır. (Yener Ünver-Hakan Hakeri: Ceza Muhakemesi Hukuku, 4. Baskı, Ankara, 2011, S. 26 vd.) Uzatma süresi yönünden ağırlaştırıcı kuralların konulmuş olması karşısında, bu nedenle, tutukluluk süresi dolduktan sonra verilecek uzatma kararlarında ‘gösterilecek gerekçe ilk tutuklama kararından daha kuvvetli suç şüphesi-işleme şüphesi bulunduğunun ortaya konması gerekir’ (Ayşe Nuhoğlu: ‘Koruma Tedbiri Olarak Tutuklama’ Ceza Muhakemesi Kanununun 3 Yılı, Türk Ceza Hukuk Derneği Yayını, İstanbul, 2009, S.175-191)

Ağır Ceza Mahkemesinin görevine giren suçlardan toplam tutukluluk süresinin beş yıl kabul edilmesi halinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (Sözleşme) 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edilmiş olacağı öğretide ifade edilmektedir. (Ör. Kunter/Yenisey/Nuhoğlu:    Ceza Muhakemesi Hukuku, 16. Bası, İstanbul, 2008, S. 887; Ünver-Hakeri, age, S. 372 vd) Sözleşmeyi yorumlayan ve uygulayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 60 yıllık içtihadı Sözleşme ile bir bütün oluşturmakta ve W/İsviçre (1993) davasındaki 4 yıllık tutukluluk süresi istisnası dışında tutukluluklar bu sürenin altında kalsa dahi ihlal kararları verilmektedir. Dahası C.Demirel/Türkiye (2009) kararında Türkiye’nin normatif düzenlemesi de sözleşmeye aykırı bulunmuştur. AİHM’nin istisna kararları gözetildiğinde Türkiye’deki uzatma süresiyle birlikte toplam tutukluluk süresinin, istisnanın da üzerinde olduğu görülmektedir. (Rıza Türmen: ‘Tutukluluk, AİHM ve 90. madde’ Milleyet, 10 Ocak 2011)

Normatif düzenleme, uygulama ve AİHM’nin kararları birlikte gözetilerek öğretide ‘Ağır Cezalık suçlardaki bu beş yıllık süre, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. maddesinde gösterilen makul süreyi aşar nitelikte gözükmektedir. Bu nedenle maddeyi maksada uygun şekilde yorumlamalı ve sürenin uzatma ile birlikte üç yılı geçemeyeceği anlamını maddeye vermeye çalışmalıdır’ (Kunter/Yenisey/Nuhoğlu, age, s.887) değerlendirilmesi yapılmaktadır.

CMK’nın 2/1-a-b ve 102. maddelerin birlikte ele alınmasında iç hukukumuzda tutuklama ile süre getirilmiş olması ve bu sürenin kapsayıcı nitelikte bulunması karşısında da AİHS ve AİHM ictihadına göre düzenlemenin lehe olduğu kabul edilmelidir. Yeter ki AİHM içtihatlarındaki ölçütler gözetilsin!

AİHM’in anılan süreye, üst mahkemede geçecek süreyi dahil etmemesi tutukluluğun 4 yılı aşmasını makul gördüğü anlamına alınma yanlışlığına düşülmemelidir. İç hukuktaki düzenleme Yargıtay’da geçecek süreyi kapsadığı için, üst mahkemedeki süreyi kapsadığı için, üst mahkemedeki süreyi dahil etmeyen AİHM’in Wemhoff v. Almanya (1968) kararının örnek alınmasını ve uygulanmasını haklı kılmaz. Normatif düzenlemeye göre Yargıtay’da geçecek süre dahil olduğu için AİHM’in anılan kararı sürenin miktarına ilişkin de değildir. Dört yıllık süreyi ancak istisnai kararında kabul ederek ve sürekli olarak bu sürenin altındaki süreleri sözleşmeye aykırı gören kararlar ve özellikle kullanılan ölçütler dikkate alınmalıdır. Wemhoff v. Almanya kararına üstünlük verilmesi Anayasa’nın 90/son maddesine de aykırıdır. Bu arada hemen ifade edilmelidir ki somut olayda yerel mahkemedeki tutuklama süresi Wemhoff Kararına da aykırıdır. Çünkü ilk derece mahkemesinde geçmiş bulunan süre AİHM içtihadına göre de uzundur.

Öte yandan Anayasanın 90/son maddesinde, sözleşme hükümleri ile iç hukukun çatışmasında, sözleşmeye üstünlük tanınırken iç hukukun aleyhe olması hali dikkate alınmıştır. ’90. maddedeki değişiklikte, değiştirme düşüncesinin arka planında temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmaların iç hukukta yürürlüğe konuşmuş kanunlara nazaran daha lehe hükümler getirmiş olduğu ön kabulü yatmaktadır.’ (H.Y.Aktan: ‘Uluslar arası Sözleşmelerin Yargıtay Ceza Dairelerine Uygulanması’ İnsan Hakları Uluslar arası Sözleşmelerin İç Hukukta Doğrudan Uygulanması-Anayasa, md. 90/ son, Türkiye Barolar Birliği Yayını, Ankara, 2004, S. 141-149) Gerçekten de Anayasa değişikliğinin genel gerekçe’sinde ‘..diğer yandan, dünyada gelişen yeni demokratik açılımlara uyum sağlanması ve bu açılıma uygun bir şekilde temel hak ve hürriyetlerin, evrensel düzeyde kabul edilmiş standart ve normal ile Avrupa birliği kriterleri seviyesine çıkarılması amacıyla kanunlarımızda düzenlemeler yapılması ihtiyacı temel yasamız olan Anayasa’da da değişiklikler yapma zorunluluğu doğurmuştur.’ Denilmiş, 90. maddenin (son) fıkrasına ilişkin madde gerekçesinde ise ‘insan Haklarına’ ilişkin uluslar arası antlaşmalardan söz edilmiştir.

Düzenlemeye göre uluslar arası antlaşmaların hükümleri ile iç hukukun çatışması ve antlaşma hükmünün hele olması halinde iç hukuk kuralı uygulanamayacaktır. Hatta Anayasa’nın 90/son maddesindeki düzenleme, uluslar arası denetim organlarının kararlarının da göz önüne alınmasını gerektirir. (Mesut Gülmez: ‘İnsan Hakları Uluslar arası Sözleşmenin İç Hukukta Doğrudan Uygulanması’ İnsan Hakları Uluslar arası Sözleşmelerin İç Hukukta Doğrudan Uygulanması-içinde-s. 38-83)

Wemhoff v. Almanya (1968) kararı uluslar arası denetim organı olan AİHM tarafından verilmiş, ancak üst mahkemedeki süresini tutukluluk süresinden saymadığı ve CMK’nın 2 ve 102. maddeleriyle çalıştığı ve iç hukuk lehe olduğu için Anayasa’nın 90/son maddesine göre anılan karara üstünlük ve öncelik tanınamaz. Bir başka ifadeyle Wemhoff Kararı nitelik olarak insan haklarına, üst mahkemedeki süreyi dahil eden iç düzenlemeye göre daha geridedir. Yargıtay’da geçen süreyi dahil eden iç düzenleme, AİHM’in genel içtihadı ile birlikte düşünülmeli ve bu bağlamda dört yılı geçmemek üzere yorumlama yapılarak uygulama yapılmalıdır. Kaldı ki üst mahkemede geçecek sürenin sözleşmenin 6. maddesine göre ihlali beraberinde getireceği de unutulmamalıdır.

Çoğunluğun yorumlaması, 90/son maddenin, düzenlenme gerekçesine ve içeriğine aykırı düşmektedir. ‘Çatışma halinde sözleşme uygulanmalıdır’ kabul edilirse bir örnek verilmelidir: Bilindiği üzere TCK’nın 80. maddesi insan ticareti suçunu düzenlemekte ve fuhuş yaptırmak amaçlı insan ticaretini yaptırım altında almaktadır. Madde gerekçesi de bu konudaki ‘Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ ve ‘Kadın ve Çocuk Ticaretinin Önlenmesine, Durdurulmasına ve Cezalandırılmasına İlişkin Protokol’ hükümlerinin gereğinin yerine getirilmesi için düzenleme yapıldığına işaret etmektedir. Sözleşmeye Ek Protokol’ün 3/a maddesine göre fuhuşun yanı sıra cinsel istismar’ın da cezai yaptırıma alınması öngörülmektedir. İç hukuka (TCK. m. 80) nazaran Protokol’ün kapsamı (m. 3/a) daha geniştir. Sanık hakları bağlamında çatışma söz konusudur. Cinsel istismar amaçlı insan ticareti iç hukuk yönünden olanaksız olmakla birlikte çoğunluğun yorumlanmasına göre bu mümkün olarcaktır. Oysa Türk Ceza Kanununda (m. 80) cinsel istismar amaçlı insan ticareti düzenlenmesi bulunmadığı ve suçta ve cezada kanunilik ilkesi (TCK. m. 2; Ay. M. 38) gereği mevcut madde kapsamında ceza verilmeyecektir. Keza, muhakeme hukukunda kimi zaman AİHM tarafından dikkate alınan ‘delil tartımı’ uygulaması iç hukuktaki düzenlemeler (A. m. 38/7; CMK. M. 271) karşısında uygulama alanı bulamayacaktır.

Bu açıklamalar ışığında;

–    İç hukuktaki düzenlemenin lehe olduğu gözetilerek Yargıtay’da geçen tutukluluk süresi nazara alınmalı,

–    Bu süre nazara alınırken bu kez AİHM’in bu konudaki genel içtihadı göz önünde bulundurulmalı,

–    Farklı düşünüldüğünde dahi adil yargılanma hükmünün (sözleşme, m. 6) ihlal edilmiş olacağı unutulmamalıdır.

Çoğunluğun yorumlamasına/uygulamasına bu nedenlerle katılabilmek olanaksızdır. Kaldı ki çoğunluk Singh C. Re’publique Tche’que ve Kararını da göz ardı etmiştir. Bu kararla ilgili öğretide ‘Mahkeme (AİHM), kişinin özgürlük hakkını öngören korumanın sadece kısa süre’de tutukluluğun düzenlenmesine ilişkin bir yargılamayı değil, aynı zamanda, iki dereceli yargılama sistemini benimsemiş ülkeler için, ilk derece mahkemesini olduğu kadar temyiz muhakemesini de kapsadığı belirtmektedir.’ (Ünver-Hakeri, age, s.372-373; kararın Fransızcası için bknz: Deuxıeme Sectıon, Affaire Sıngh c. Republique Techeque, 60538/00, 25.4.2005, http:// cmiskp.echr.coe.int/tkp….) Hatta birden fazla suç için dava ve tutukluluk kararı mevcut olsa dahi süre buna göre uygulanmaktadır. (Bknz. Baltacı/Türkiye, başvuru no: 495/02, 18.7.2006; solmaz/Türkiye, başvuru no: 27561/02, Sinan Tumlukolçu: ‘Tahliyeler Stresi Altında CMK’nin 102. Maddesi’

Güncel Hukuk, Nisan 2011/4-88, s. 52/55)” düşüncesiyele,

Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyesi A.K.

“A) Tartışmanın Konusu:

Tartışmanın konusunu, adam öldürme suçundan 22.4.2005 tarihinden beri tutuklu olan ve hakkındaki mahkumiyet hükmü bozulan sanık Doğan’ın, azami tutukluluk süresinin dolup dolmadığı ve buna bağlı olarak salıverilmesi gerekip gerekmediği oluşturmaktadır.

B)    Ceza Genel Kurulu Çoğunluğunun Benimsediği Görüş:

Çoğunluk tarafından, CMK’nın 102. maddesinde öngörülen azami tutukluluk süresine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları gereğince, ilk derece mahkemesinin mahkumiyet kararından sonra geçecek sürenin dahil edilemeyeceği ve bunun sonucu olarak 5 yıllık azami tutukluluk süresi dolmadığı için sanık Doğan’ın salıverilmeyeceği kabul etmiştir.

C)    Konuyla İlgili Uluslar arası ve Ulusal Normlar:

1- İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi (AİHS):

Madde 5- ‘1 Herkezin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine hakkı vardır. Aşağıda belirtilen haller ve yasada belirlenen yollar dışında hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz.

a) Kişinin yetkili mahkeme tarafından mahkum edilmesi üzerine usulüne uygun olarak hapsedilmesi;

…c) Bir suç işlediği hakkında geçerli şüphe bulunan veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olmak zorunluluğu inancını doğuran makul nedenlerin bulunması dolayısıyla, bir kimsenin yetkili merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulu durumda bulundurulması;

..3. Bu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulu durumda bulunan herkez hemen bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılır; kendisinin makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminata bağlanabilir.’

Başlangıç bölümü:    ‘Aşağıda    imzası    bulunan Avrupa Konseyi üyesi

hükümetler, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Tarafından 10 Aralık 1948’de ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni, bu Bildiri’nin, metninde açıklanan hakların her yerde ve etkin olarak tanınmasını ve uygulanmasını sağlamayı hedef aldığını, ..avrupa devletlerinin hükümetleri sıfatıyla, Evrensel Bildiri’de yer alan bazı hakların ortak güvenceye bağlanmasını sağlama yolunda ilk adımları atmayı kararlaştırarak, aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:.’

Madde 53. ‘Bu Sözleşme hükümlerinden hiçbiri, herhangi bir Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın yasalarına ve onun taraf olduğu başka bir Sözleşme’ye göre tanınabilecek insan haklarını ve temel özgürlükleri sınırlayamaz veya onlara aykırı düşecek şekilde yorumlanamaz.’

3-    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası:

Madde 90/5- ‘Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası Andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.’

4-    5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK):

Madde 2. ‘(1) bu kanunun uygulanmasında;

a)    Şüpheli: Soruşturma evresinde, suç şüphesi altında bulunan kişiyi,

b)    Sanık: Kovuşturmanın başlamasından itibaren hükmün kesinleşmesine kadar, suç şüphesi altında bulunan kişiyi,

…e) Soruşturma:    Kanuna göre yetkili mercilere suç şüphesinin

öğrenilmesinden iddianamenin kabulüne kadar geçen evreyi,

f) Kovuşturma: İddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi, .İfade eder.’

Madde 102- ‘(1) Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerçekleri gösterilerek altı ay daha uzatılabilir.

(2)    Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemez.

(3)    Bu maddede öngörülen uzatma kararı, Cumhuriyet savcısının, şüpheli veya sanık ile müdafiinin görüşleri alındıktan sonra verilir.’

Madde 104-‘(1) Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında şüpheli veya sanık salıverilmesini isteyebilir.

(2)    Şüpheli veya sanığın tutukluluk halinin devamına veya salıverilmesine hakim veya mahkemece karar verilir. Ret kararına itiraz edilebilir.

(3)    Dosya bölge adliye mahkemesine veya Yargıtaya geldiğinde salıverilme istemi hakkındaki karar, bölge adliye mahkemesi veya Yargıtay ilgili dairesi veya Yargıtay Ceza Genel Kurulunca dosya üzerinde yapılacak incelemeden sonra verilir; bu karar re’sen de verilebilir.’

4-5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun (CGTİHK):

Madde 4- ‘(1) Mahkumiyet hükümleri kesinleşmedikçe infaz olunamaz’

D) Konuyla İlgili Normların Yorumu:

1- AİHS’nin başlangıç bölümü ve 53. maddesi hükümlerine göre;

a)    AİHS insan haklarını ve temel özgürlükleri asgari ölçüde koruyan bir sözleşmedir. Zamanla koruma sınırlarının genişletilmesi amaçlanmıştır.

b)    AİHS’ye taraf olan devletler, iç hukuklarında insan haklarını ve temel özgürlükleri daha fazla koruyacak düzenlemeler yapabilirler veya bu konuda başka bir sözleşmeyi kabul edebilirler. AİHS’nin hiçbir hükmü, bu nitelikteki düzenlemelere aykırı düşecek şekilde yorumlanamaz. Başka bir anlatımla, AİHS’ye taraf olan devletlerin, iç hukuklarında veya kabul ettikleri başka bir sözleşmede yer alan insan haklarını ve temel özgürlükleri daha fazla koruyon hükümlerin, AİHS’ye aykırılığı ileri sürülemez.

2-    AİHS’nin 5. maddesine göre, tutuklu bulunan herkesin, makul bir süre içinde serbest bırakılmaya hakkı vardır. Tutukluluk, makul süreden fazla olamaz.

3-    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, AİHS’nin 5. maddesindeki tutuklulukta geçecek ‘makul süre’ kavramını yorumlarken, bu sürenin, ilk derece mahkemesinin mahkumiyet hükmünden sonraki aşamayı kapsamadığı kabul edilmiştir. Ancak, AİHS’nin başlangıç bölümü ile 53. maddesine göre, sözleşmeye taraf olan devletler kendi yasalarında sanığın özgürlügünü daha fazla koruyucu hükümlere yer verebilirler. Bu nitelikteki hükümlerin AİHS’ye aykırılığı ileri sürülemez.

4-    CMK’nın 2, 102 ve 104. maddeleri ile CGTihk’nın 4. maddesine göre;

a)    İddianamenin kabulünden, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evre, kovuşturma evresidir.

b)    Suç şüphesi altında bulunan kişinin, iddianamenin kabulünden, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evredeki sıfatı sanıktır.

c)    Sanığın, hakkındaki mahkumiyet hükmünün kesinleşmesinden, hükmün infaz edildiği tarihe kadar geçen evredeki sıfatı ise hükümlüdür.

d)    CMK’nın 102. maddesinde düzenlenen azami tutukluluk sürelerine, hükmün kesinleşmesine kadar geçen süreler de dahildir.

E) Konunun İrdelenmesi:

Somut olayda, kasten adam öldürme suçundan sanık Doğan, 22.04.2005 tarihinden, Ceza Genel Kurulu’nda yapılan inceleme tarihine kadar, 5 yıl 9 ay 20 günden beri tutuklu bulunmaktadır.

Sanığa isnat olunan ve ağır ceza mahkemesinin görevine giren suç için, CMK’nın 102. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen tutukluluk süresinin üst sınırı 5 yıldır. Aynı kanunun 2 ve 104. maddeleri ile CGTİHK’nın 4. maddesine göre, bu süreye, hükmün kesinleşmesine kadar geçen süre de dahildir.

Sanığın özgürlük ve güvenlik hakkının daha geniş olarak korunmasına ilişkin iç hukukumuzdaki düzenlemeleri AİHS’ne aykırı saymaya olanak yoktur. Tersine AİHS daha geniş koruma sağlayan iç hukuk normların AİHS’ye aykırı düşecek şekilde yorumlanamayacağını öngörmüştür.

Öte yandan, ilk derece mahkemesinin hüküm tarihi 22.03.2010 olup, bu tarihe kadar sanığın tutuklu kaldığı süre 4 yıl 11 ay 2 gündür. Bu süre esas alınsa bile ‘makul süre’ aşılmıştır.

CMK’nın 102. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen azami beş yıllık tutukluluk süresi dolmuş olan sanık Doğan’ın salıverilmesinde zorunluluk bulunmaktadır.

F) Sonuç:

Hüküm tarihinden sonraki aşamanın da CMK’nın 102. maddesinde öngörülen azami tutukluluk süresi kapsamında olması ve bu düzenlemenin AİHS hükümleri ile AİHM kararlarına aykırı sayılmasına olanak bulunmaması nedeniyle, sözü edilen maddede öngörülen 5 yıllık azami süreden fazla bir süreden beri tutuklu bulunan ve hakkındaki direnme hükmü bozulan sanık Doğan’ın salıverilmesi gerektiği kanısında olduğumdan, çoğunluğun aksi yöndeki görüşüne katılmıyorum” düşüncesiyle,

Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyesi Gürsel Yalvaç;

Ceza genel Kurulunca 12.04.2011 tarihinde yapılan görüşmede, kasten öldürme suçundan, 22.04.2005 tarihinde tutuklanıp, inceleme tarihine kadar 5 yıl 9 ay 20 gün, ilkderece mahkemesinin hüküm tarihi olan 22.03.2010 tarihine kadar da 4 yıl 11 ay 2 gün tutuklu kalan sanık Doğan’ın tutukluluk durumu ile ilgili yapılan değerlendirmede, kurul çoğunluğunca, temyiz aşamasında geçen sürenin tutukluluk süresi açısından nazara alınamayacağı böyle bir yorumun AİHS’nin 5. maddesi ile sağlanan güvenceler ile 2709 sayılı TC Anayasası’nın 90. maddesinin son fıkrasına uygun olduğu görüşünün benimsenmesi nedeniyle konuyla ilgili görüşlerimizin açıklanması zorunluluğu doğmuştur.

Hemen belirteyim ki, tutukluluk halinin devamına ilişkin ileri sürülen bu görüşler, ne AİHS’ne ne de pozitif hukuk normlarına uygundur. Sözleşme ile tanınan haklara sınırlama yönünde kullanılan bu gerekçe, sözleşmenin ilkeleri ve amacıyla taban tabana zıt olduğu gibi özgürlükleri güvence altına almak amacıyla ihdas idilen bir sözleşmenin, bu şekilde yorumlanması sözleşme ile getirilen koruma sistemine de açıkça aykırıdır.

Konuya yürürlükteki hukuk normları açısından bakıldığında,

5271 sayılı CMK’nın 100. maddesinde tutuklama nedenleri, 101. maddesindetutuklama kararı ile ilgili yöntem ve koşullar, 102. maddesinde ise, tutuklulukta geçecek azami süreler ve uzatma süreleri ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir. Anılan madde uyarınca, genel görevli mahkemeler açısından tutuklulukta geçecek azami süreler Ağır Ceza Mahkemesi’nin görevine girmeyen işlerde bir yıl, Ağır Ceza Mahkemesi’nin görevine giren işlerde ise en çok iki yıl olup, bu süreler zorunlu hallerde gerekçesi gösterilerek uzatılabilecektir. Ancak, uzatma süresi Ağır Ceza Mahkemesi’nin görevine girmeyen işlerde altı ayı, Ağır Ceza Mahkemesi’nin görevine giren işlerde ise toplam üç yılı aşamayacaktır. Uzatma süreleri de dahil olmak üzere, tutukluluk süreleri Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde bir yıl altı ay, Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde ise beş yılı aşamayacak, bu süre dolduğunda, yargılama makamları başkaca hiçbir değerlendirme yapmadan tutukluluğa son vereceklerdir, görüldüğü gibi 102. maddedeki sürelerin dolması halinde artık bir tutuklama yasağı söz konusu olacağından, yargılama makamlarınca tutuklama kararı verilemeyeceği gibi tutukluluğun devamına da karar verilemeyecektir. Anılan hükmün iki istisnası olup, bunlardan ilki süre açısından aynı Yasanın 252/2. fıkrasındaki düzenleme, ikinci istisna ise 112. madde uyarınca adli kontrol gereğini yerine getirmeyen sanığın başkaca bir koşul aramaksızın tutuklanabilmesidir. Yasada tutukluluk süreleri açısından herhangi bir ayrım yapılmadığından, azami sürelerin hesabında soruşturma ve kovuşturma aşamasında geçen sürelerin birlikte değerlendirmesi zorunlu olup, yargılama makamlarınca da bu konuda herhangi bir ayrım yapılması mümkün değildir.

Yine 5271 sayılı CMK’nın tanımlar başlıklı 2. maddesinde; kovuşturmanın, iddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi ifade ettiği açıkça belirtilmiş olup, kovuşturma evresi anılan hüküm uyarınca olağan yasa yollarına ilişkin sürece de kapsamaktadır. Bu nedenle, azami sürelerin ancak ilk derece mahkemelerince hüküm verilinceye kadar geçen süreyi kapsadığı ve bu mahkemelerce göz önünde bulundurulacağı, Yargıtay denetiminde dikkate alınamayacağı yönündeki çoğunluk kabulü Yasanın 2. maddesine de açıkça aykırıdır.

AİHM’nin, kimi kararlarındaki bir kısım ifade ve ibarelerinin yanılgılı ve eksik bir değerlendirme ile daha uzun tutukluluk sürelerine gerekçe yapılması, kararlardaki ana düşünceyi dikkate almayan eksik hatta yanılgılı bir değerlendirmedir. Zira AİHM, önüne gelen her başvuruda somut olayın özelliklerine göre inceleme yapılarak, makul süre değerlendirilmekte, ilk derece mahkemesinin mahkumiyet hükmünden sonra da tutukluluk hali devam ediyorsa bu süreyi de makul sürenin denetlenmesinde toplam süreye ilave etmekle, görece kısa süreli tutukluluklar dahi sıkı bir denetime tabi tutulmakta, gerekçesiz tutuklama kararları tolare edilmemekte, yetkili makamlarca tutuklama kararının süresi ne olursa olsun, ikna edici biçimde gerekçelendirilmesi aranmaktadır.

Yargı makamlarınca, nedeni ne olursa olsun, makul olmayan yargılama sürelerine birde makul olmayan tutukluluk süreleri eklenmemelidir. Kamuoyu baskısı, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, hukuk dışı kabul edilebilecek bir düşünceye veya uygulamaya yol açmamalıdır. Gerek tutuklama kararları, gerekse tutukluluğun devamı kararları ikna edici bir şekilde gerçeklendirilmelidir. Hukuk devleti olabilmenin ve hak ihlalleri ile AİHM’nin gündemine gelmemenin yegane çaresi budur.

Diğer yönden 5275 sayılı CGTİK’nin 4. maddesinde, mahkumiyet hükümlerinin kesinleşmedikçe infaz olunamayacağı, CMK’nın 2. maddesinde, suç şüphesi altında bulunan kişinin kovuşturmanın başlamasından, hükmün kesinleşmesine kadar sanıklık statüsünde bulunduğu belirtilmiş olup,tutukluluğu adeta peşin bir infaz olarak yorumlayan ve hüküm verilmekte sanığı adeta hükümlü olarak değerlendiren çoğunluk görüşü, pozitif hukuk normlarına aykırı olduğu gibi masumiyet karinesini de ihlal eder niteliktedir.

İnceleme konusu somut olayda hükmün sanık aleyhine bozulduğu nazara alındığında, yüksek çoğunlukça varılan sonucun adaleti zedelemeyeceği düşünülebilirse de, varılan sonuç ilkesel açıdan önemli olup, sorun salt bu somut olayla sınırlı düşünülmemelidir. Bu tür çelişkilerin önüne geçebilmenin yolu hukuk kurallarını zorlamak değildir. Ne zamanki yargılamalar makul sürede sona erer, tutuklamanın peşin bir ceza olmayıp, bir hürriyetiyle sıkı sıkıya bağlı bir tedbir olduğu kabul edilir, tutuklamanın mahkumiyet, tahliyenin ise beraat olmadığı toplumsal algısı değişir, işte o zaman tutuklamadan kaynaklanan sorunlarda kendiliğinden ortadan kalkar.

Yasadaki azami sürelerin dahi bugünkü uygulama biçimiyle, sözleşmeye aykırı olduğu, ağır ceza mahkemelerindeki yargılamalarda sanığın peşinen beş yıl tutuklu olarak yargılanabileceği yönündeki uygulamanın da, Sözleşmeye aykırılığı büsbütün pekiştirdiği nazara alınmaksızın, bu süreler de yetmezcesine yargılamanın uzamasının faturasını sanığa yükleyerek, soruna çözüm arayan çoğunluğun, tutukluluğun devamı yönündeki görüşüne, sanığın belirtilen nedenlerle tahliyesi görüşünde olduğumdan katılmıyorum,

Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Başkanı ve diğer bir kısım Genel Kurul Üyesi de; “5271 sayılı CYYnın 102. maddesinde tutuklulukta geçecek azami sürelerin gösterildiği, buna göre Ağır Ceza Mahkemesi’nin görev alanına giren suçlarda bu sürenin zorunlu hallerdeki uzatmalar ile birlikte beş yılı geçemeyeceği, aynı yasanın 2/1-f maddesinde kovuşturma aşamasının iddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi ifade ettiği, bu bağlamda yerel mahkeme tarafından hüküm verildikten sonra temyizde geçen sürenin de kovuşturma evresine dahil olduğunda kuşku bulunmadığı, bu nedenle CYYnın 102/2. maddesinde belirlenen sürenin hesabında temyizde geçen sürenin esas alınmamasının yasal bir dayanağının bulunmadığı, böyle bir uygulamaya Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarının dayanak olamayacağı, zira AİHS’nin insan haklarını ve temel özgürlükleri asgari ölçüde koruyan bir sözleşme olduğu ve buna ilişkin asgari koşulları belirlediği, bu sözleşmeyi imzalayan devletlerin sözleşmede asgari sınırları belirtilen haklardan daha geniş hakları düzenleme konusu yapabileceği, bu bağlamda CYY’nın 102. maddesindeki düzenlemenin azami tutukluluk süresi belirlemesi nedeniyle sözleşmeden daha ileri haklar öngördüğü, bu durumda daha geniş koruma getiren iç hukuktaki bu düzenlemenin uygulaması gerektiği, sözleşmenin hiçbir zaman insan hakları ve temel özgürlükleri kısıtlama yönünde yorumlanamayacağı ve bu yöndeki uygulamalara dayanak yapılamayacağı, bunun sözleşmenin ruhuna ve amacına tamamen ters olduğu, bu nedenle

Ağır Ceza Mahkemesi’nin görev alanına giren kasten öldürme suçundan tutuklandığı tarihten bu yana beş yıldan fazla bir süre geçen sanık Doğan’ın CYY’nın 102/2. maddesi uyarınca tahliye edilmesinin zorunlu olduğu” düşüncesiyle, Karşıoy kullanmışlardır.

SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;

1-    Mersin 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 22.03.2010 gün ve 185-135 sayılı direnme hükmünün sanıklar Faruk, Mustafa, Süphi ve Mustafa hakkında verilen beraat kararları yönünden isabetli olduğundan ONANMASINA,

2-    Yerel mahkeme direnme hükmünün sanıklar Doğan, Abdi Selçuk ve Bilal Çelikler hakkında kurulan hükümler yönünden ise BOZULMASINA,

3-    Tutuklu sanık Doğan’nın 5271 sayılı CYY’nın 102/2. maddesi uyarınca tahliye edilmesine YER OLMADIĞINA ve TUTUKLULUK HALİNİN DEVAMINA,

4- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİİNE, 05.04.2011 günü yapılan müzakerede sanıklar Doğan, Abdi ve Bilal hakkında oyçokluğuyla, sanıklar Süphi ve Mustafa hakkında ise oybirliğiyle, sanıklar Faruk ve Mustafa ile sanık Doğan tutukluluk durumu hakkında ise

05.04.2011    günü yapılan birinci müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından

12.04.2011    günü yapılan ikinci müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

REŞİT OLMAYANLA CİNSEL İLİŞKİ • HÜKMÜN KESİNLEŞMESİ KANUN YARARINA BOZMA

REŞİT OLMAYANLA CİNSEL İLİŞKİ • HÜKMÜN KESİNLEŞMESİ KANUN YARARINA BOZMA

Özet

ÖZET: Eski hale getirme yoluyla karar temyiz edilebileceğinden kanun yararına bozma isteminin reddine karar verilmelidir.

YARGITAY CEZA GENEL KURULU E: 2009/5-81 K: 2009/196 T: 07/07/09

DAVA : Hükümlü Ö.’nün;

Kasten yaralama suçundan 5237 sayılı TCY’nin 86/2 ve 62. maddeleri uyannca 3 ay 10 gün hapis,

Reşit olmayanla cinsel ilişki suçundan 5237 sayılı TCY’nin 104 ve 62. maddeleri uyarınca 8 ay 10 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin, (Şarkışla Sulh Ceza Mahkemesi’nce verilen 11.03.2008 gün ve 35-96 sayılı karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.

Adalet Bakanlığı’nca 03.12.2008 gün ve 61763 sayı ile; “Kayden 23.04.1989 doğumlu olup, suçun işlendiği 05.12.2006 tarihinde 18 yaşını ikmal etmediği anlaşılan sanık hakkında tayin olunan kısa süreli hapis cezalarının 5237 sayılı TCY’nin 50/3. maddesi uyarınca anılan maddenin 1. fıkrası bentlerindeki seçenek yaptırımlarından birine çevrilmesinin zorunlu olduğu” gerekçesiyle yasa yararına bozma yasa yoluna başvurması üzerine, Yargıtay Beşinci Ceza Dairesi’nce 02.02.2009 gün ve 848-736 sayı ile, “TC Anayasası’nın 40/2, 5271 sayılı CMK’nın 34/2, 231/3 ve 231/6. maddeleri ile Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun Dairemizce de benimsenen 30.01.2007 gün ve 2007/9-18 sayılı kararına göre, gerek yüze karşı verilen kararlarda, gerekse gıyapta verilen hükümlerde yasa yolunun, süresinin, merciin ve şeklinin belirtilmesi ve bu hususların karara yazılması zorunlu olduğu halde, yokluğunda verilen hükümde yasa yolu şeklinin gösterilmediği ve bu haliyle sanığa tebliğ edildiği, açıklanan noksanlık CMK’nın 40. maddesi uyarınca eski hale getirme nedeni olduğundan yerel mahkemenin bu eksikliği gidermeye yeterli meşruhattı duyuru ile sanığı bilgilendirmesi üzerine eski hale getirme yoluyla temyiz isteğinde bulunması durumunda temyiz incelemesi yapma imkanın bulunduğu nazara alındığında, hükmün henüz kesinleşmemiş olduğu ve bu aşamada kanun yararına bozma isteğinde bulunulmayacağı anlaşıldığından, kanun yararına bozma istemin reddine” karar verilmiştir.

Yargıtay C.Başsavcılığı ise 10.04.2009 gün ve 270937 sayı ile; “… Yerel mahkemenin kararında yasa yolunun türü, süresi ve mercii tereddüde yer vermeyecek bir biçimde gösterilmiştir. Yasa yolunun şeklinin gösterilmemesi; hakkın kullanılması konusunda tereddüt yaratan, hakkın kullanımını engelleyen bir noksanlık olarak görülemez, bu nedenle temyiz yasa yolunun işlemesini önlemez ve eski hale getirme nedeni oluşturmaz. Kararın kesinleştiğinin kabulü gerekir. Ayrıca, söz konusu noksanlığın, ilgilinin yasal başvuru hakkını kullanması konusunda bir tereddüde neden olduğu hususunda dosyaya yansıyan bir bilgi de bulunmamaktadır…” görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurarak, Özel Daire’nin yasa yararına bozma isteminin reddine ilişkin kararının kaldırılarak, istemin esasının incelenmesi için dosyanın Özel Daire’ye gönderilmesine karar verilmesini talep etmiştir.

Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığı’na gönderilmekle, Ceza Genel Kurulu’nca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; kararda yasa yoluna başvuru şeklinin gösterilmemiş olması halinde, yasa yoluna ilişkin sürelerin işleyip işlemeyeceği, dolayısıyla da somut olayda hükmün kesinleşip kesinleşmediği noktasında toplanmaktadır.

İncelenen dosya içeriğine göre; yasa yoluna başvuru şeklinin gösterilmemesinin temyiz süresinin işlemesini önlemeyeceği ve eski hale getirme nedeni oluşturmayacağı, dolayısıyla da kararın kesinleştiğinin kabul edilmesi gerektiği” görüşüme Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının kabulü yönünde oy kullanmıştır.

SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının REDDİNE, Dosyanın mahalline gönderilmek üzere, Yargıtay C.Başsavcılığı’na TEVDİİNE, 30.06.2009 günü yapılan birinci müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından, 07.07.2009 günü yapılan ikinci müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

OLASI KAST • BİLİNÇLİ TAKSİR BOZMADAN SONRA YAPILAN YARGILAMA

OLASI KAST • BİLİNÇLİ TAKSİR BOZMADAN SONRA YAPILAN YARGILAMA

Özet

ÖZET: Sanığa bozmada belirtilen ve aleyhinde sonuç doğuracak olan hususlarda beyanda bulunma kendini savunma ve kanıtlarını sunma olanağı tanınmalıdır.

YARGITAY CEZA GENEL KURULU E: 2010/22 K: 2010/42 T: 02/03/10

Sanık S. H.’nin 5237 sayılı TCY’nin 89/4, 22/3, 62 ve 52. maddeleri uyarınca 8.100 YTL adli para cezası ile cezalandırılmasına, 52/4. maddesi gereğince adli para cezasının ikişer aylık sürelerle iki yılı geçmemek koşulu ile on eşit taksitle infazına ilişkin, K. 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nce 22.05.2006 gün ve 40-195 sayı ile verilen hüküm katılan E. Y. vekili tarafından temyiz edilmekle dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nce 28.12.2007 gün ve 559-9867 sayı ile;

“… 1- ) Oluşa ve dosya içeriğine göre; Olay günü saat 06:30 sıraları sanığın kullandığı LPG tankeri ile seyrederken, kendisine kırmızı ışık yandığı halde durmayarak kavşağa girdiği ve kendilerine yeşil ışık yandığı için kavşağa giren mağdurların da içinde bulunduğu otomobile çarpması sonucu kazaya ve mağdurların yaralanmasına sebep olduğu olayda; Sanığın kaza olabileceğini ve meydana gelen yaralanma neticesinin gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen bunları kabullendiği, meydana gelen neticeden sorumlu olduğu ve eyleminin olası kastla yaralama suçunu oluşturduğu anlaşıldığı halde, yazılı şekilde bilinçli taksirle yaralamaya neden olma suçundan mahkûmiyetine karar verilmesi,

2- ) Gerekçeli kararda yargılama gideri miktarı gösterildiği halde, hükmün esasını oluşturan kısa kararda yargılama gideri miktarı ve dökümünün gösterilmemesi suretiyle kısa kararla gerekçeli karar arasında karışıklığa neden olunması…” isabetsizliklerinden bozulmuştur.

Yerel mahkemece 24.03.2008 gün ve 61-78 sayı ile; 1 numaralı bozma nedenine direnilerek aynı şekilde karar verilmiştir.

Bu hükmün de katılan E. Y. vekili ve sanık müdafi tarafından temyizi üzerine, Yargıtay C. Başsavcılığ’ının 20.10.2008 gün, 189851 sayılı bozma istemli tebliğnamesi ile Yargıtay 1. Ceza Dairesi’ne, Özel Dairece de 02.12.2009 gün ve 9622-7389 Sayı ile Yargıtay Birinci Başkanlığı’na gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulu’nca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR:

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nca çözümü gereken uyuşmazlık; sanığın yaralama suçunu olası kastla mı, yoksa bilinçli taksirle mi işlediğine ilişkin ise de, öncelikle yerel mahkemece aleyhine bozulan hükme karşı sanıktan bozmaya karşı diyeceklerinin sorulmamasının usule aykırılık oluşturup oluşturmayacağı belirlenmelidir.

İncelenen dosya içeriğine göre; Bozmadan sonra yapılan yargılamada, sanığa duruşmada hazır olması için gönderilen davetiyenin adreste bulunamadığı için tebliğ olunamadığı, sanık müdafiine ise davetiye tebliğ olunduğu halde duruşmaya gelmediği ve bu suretle önceki hüküm aleyhine bozulmuş olmasına rağmen duruşmaya gelmeyen sanığa bozmaya karşı diyecekleri sorulmadan, yokluğunda hüküm tesis edildiği anlaşılmaktadır.

İlkeleri Ceza Genel Kurulu’nun 06.02.2007/146-21; 08.10.2002/199-347; 19.03.2002/85-212; 07.07.2009/106-190 gün ve sayılı kararlarında belirtildiği üzere; hükmün aleyhe bozulması halinde davaya yeniden bakacak mahkemece 5320 Sayılı Yasa’nın 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 1412 Sayılı CYUY’nin 326. maddesi uyarınca sanıktan bozmaya karşı diyeceğinin sorulması zorunludur.

1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren ancak 5320 Sayılı Yasa’nın 8. maddesi uyarınca henüz uygulanma olanağı kazanmamış bulunan 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Yasası’nın 307/2. maddesinde de aynı kurala yer verilmiştir. Anılan bu yasa hükümleri uyarınca sanığa, bozmada belirtilen ve aleyhinde sonuç doğuracak olan hususlarda beyanda bulunma, kendisini savunma ve bu konudaki kanıtlarını sunma olanağı tanınmalıdır. Bu yasa hükümleri savunma hakkının sınırlanamayacağı ilkesine dayanmakta olup, uyulmasında zorunluluk bulunan buyurucu kurallardandır.

Somut olayda, sanık S.’nin aleyhine olan bozma kararına karşı diyecekleri saptanmadan hüküm verilmesi yasaya aykırıdır.

Bu itibarla, yerel mahkeme direnme hükmünün sair yönleri incelenmeksizin, belirtilen usule aykırılık nedeniyle bozulmasına karar verilmelidir.

SONUÇ :

Açıklanan nedenlerle;

1-    K. 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 24.03.2008 gün ve 61-78 sayılı direnme hükmünün, sair yönleri incelenmeksizin, öncelikle saptanan usul yanılgısı nedeniyle BOZULMASINA<karar>,

2-    Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına TEVDİİNE, 02.03.2010 günü yapılan müzakerede tebliğnamedeki isteme uygun olarak oybirliği ile karar verildi.

OLASI KAST • BİLİNÇLİ TAKSİR BOZMADAN SONRA YAPILAN YARGILAMA

OLASI KAST • BİLİNÇLİ TAKSİR BOZMADAN SONRA YAPILAN YARGILAMA

Özet

ÖZET: Sanığa bozmada belirtilen ve aleyhinde sonuç doğuracak olan hususlarda beyanda bulunma kendini savunma ve kanıtlarını sunma olanağı tanınmalıdır.

YARGITAY CEZA GENEL KURULU E: 2010/22 K: 2010/42 T: 02/03/10

Sanık S. H.’nin 5237 sayılı TCY’nin 89/4, 22/3, 62 ve 52. maddeleri uyarınca 8.100 YTL adli para cezası ile cezalandırılmasına, 52/4. maddesi gereğince adli para cezasının ikişer aylık sürelerle iki yılı geçmemek koşulu ile on eşit taksitle infazına ilişkin, K. 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nce 22.05.2006 gün ve 40-195 sayı ile verilen hüküm katılan E. Y. vekili tarafından temyiz edilmekle dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nce 28.12.2007 gün ve 559-9867 sayı ile;

“… 1- ) Oluşa ve dosya içeriğine göre; Olay günü saat 06:30 sıraları sanığın kullandığı LPG tankeri ile seyrederken, kendisine kırmızı ışık yandığı halde durmayarak kavşağa girdiği ve kendilerine yeşil ışık yandığı için kavşağa giren mağdurların da içinde bulunduğu otomobile çarpması sonucu kazaya ve mağdurların yaralanmasına sebep olduğu olayda; Sanığın kaza olabileceğini ve meydana gelen yaralanma neticesinin gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen bunları kabullendiği, meydana gelen neticeden sorumlu olduğu ve eyleminin olası kastla yaralama suçunu oluşturduğu anlaşıldığı halde, yazılı şekilde bilinçli taksirle yaralamaya neden olma suçundan mahkûmiyetine karar verilmesi,

2- ) Gerekçeli kararda yargılama gideri miktarı gösterildiği halde, hükmün esasını oluşturan kısa kararda yargılama gideri miktarı ve dökümünün gösterilmemesi suretiyle kısa kararla gerekçeli karar arasında karışıklığa neden olunması…” isabetsizliklerinden bozulmuştur.

Yerel mahkemece 24.03.2008 gün ve 61-78 sayı ile; 1 numaralı bozma nedenine direnilerek aynı şekilde karar verilmiştir.

Bu hükmün de katılan E. Y. vekili ve sanık müdafi tarafından temyizi üzerine, Yargıtay C. Başsavcılığ’ının 20.10.2008 gün, 189851 sayılı bozma istemli tebliğnamesi ile Yargıtay 1. Ceza Dairesi’ne, Özel Dairece de 02.12.2009 gün ve 9622-7389 Sayı ile Yargıtay Birinci Başkanlığı’na gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulu’nca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR:

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nca çözümü gereken uyuşmazlık; sanığın yaralama suçunu olası kastla mı, yoksa bilinçli taksirle mi işlediğine ilişkin ise de, öncelikle yerel mahkemece aleyhine bozulan hükme karşı sanıktan bozmaya karşı diyeceklerinin sorulmamasının usule aykırılık oluşturup oluşturmayacağı belirlenmelidir.

İncelenen dosya içeriğine göre; Bozmadan sonra yapılan yargılamada, sanığa duruşmada hazır olması için gönderilen davetiyenin adreste bulunamadığı için tebliğ olunamadığı, sanık müdafiine ise davetiye tebliğ olunduğu halde duruşmaya gelmediği ve bu suretle önceki hüküm aleyhine bozulmuş olmasına rağmen duruşmaya gelmeyen sanığa bozmaya karşı diyecekleri sorulmadan, yokluğunda hüküm tesis edildiği anlaşılmaktadır.

İlkeleri Ceza Genel Kurulu’nun 06.02.2007/146-21; 08.10.2002/199-347; 19.03.2002/85-212; 07.07.2009/106-190 gün ve sayılı kararlarında belirtildiği üzere; hükmün aleyhe bozulması halinde davaya yeniden bakacak mahkemece 5320 Sayılı Yasa’nın 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 1412 Sayılı CYUY’nin 326. maddesi uyarınca sanıktan bozmaya karşı diyeceğinin sorulması zorunludur.

1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren ancak 5320 Sayılı Yasa’nın 8. maddesi uyarınca henüz uygulanma olanağı kazanmamış bulunan 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Yasası’nın 307/2. maddesinde de aynı kurala yer verilmiştir. Anılan bu yasa hükümleri uyarınca sanığa, bozmada belirtilen ve aleyhinde sonuç doğuracak olan hususlarda beyanda bulunma, kendisini savunma ve bu konudaki kanıtlarını sunma olanağı tanınmalıdır. Bu yasa hükümleri savunma hakkının sınırlanamayacağı ilkesine dayanmakta olup, uyulmasında zorunluluk bulunan buyurucu kurallardandır.

Somut olayda, sanık S.’nin aleyhine olan bozma kararına karşı diyecekleri saptanmadan hüküm verilmesi yasaya aykırıdır.

Bu itibarla, yerel mahkeme direnme hükmünün sair yönleri incelenmeksizin, belirtilen usule aykırılık nedeniyle bozulmasına karar verilmelidir.

SONUÇ :

Açıklanan nedenlerle;

1-    K. 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 24.03.2008 gün ve 61-78 sayılı direnme hükmünün, sair yönleri incelenmeksizin, öncelikle saptanan usul yanılgısı nedeniyle BOZULMASINA<karar>,

2-    Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına TEVDİİNE, 02.03.2010 günü yapılan müzakerede tebliğnamedeki isteme uygun olarak oybirliği ile karar verildi.